10 Ekim 2011 Pazartesi

Eylemci…


Günün hangi saatinde olursa olsun, Galatasaray Lisesi’nin önünde öyle upuzun yatar bulursunuz onu.

Mevsimlerin önemi yok.

Sanki orada doğmuş gibidir, orada doğmuş ve orada büyümüş.

Önünden gelip geçenlere diker gözlerini, tanıdıklarına bakakalır.

Dostlarının verdikleriyle yetinmesini bilecek kadar alçakgönüllüdür.

Lise bahçesindeki kedilerle yemeğini paylaştığına ben tanığım.

Şimdilerde yaşlandığını gözlüyorum, daha dingin, ağırbaşlı ve sakin.

On yıl önce daha genç, daha canlıydı tazı gibi!

Çocuklarla oynamayı sever, kuyruk sallayıp gülücükler doldurur yüzüne.

İstiklal’de bir eylem yapılmaya görsün, en önde onu görürsünüz.

Başı dik, gövde gergin bir yay gibi.

Adeta atılan her slogana eşlik edercesine yürür.

Korkuyu yenmiş!

İnsan dostlarına yol arkadaşlığı yapıyor.

Onlarca kez, İstiklal Caddesini dolduran kalabalığın içinden alkışlandığına tanık oldum!

Dönüp bakmadı bile.

Gazetelerde, TV haberlerinde görüntüleri yayımlandı, hiç oralı olmadı.

O hep kendi halinde kaldı. Hiç böbürlenmedi.

Sokağına-caddesine-meydanına-kentine-barınağına-özgür yaşamına sahip çıkan biri olarak, görevini yapmayı sürdürüyor.

Eylemci Köpek’ten söz ediyorum.

Adını kendi de bilmez.

Her eylemci dostu ona bir ad vermiştir.

Bir sokak köpeğinin onlarca adı olması ve hangi ad ile çağrılırsa çağrılsın yanıtlayıp hemen yanınıza gelmesi de şaşılacak şey olsa gerek.

Zaten eğer eylem için ordaysanız ve yürüyüşe geçecekseniz çağırmanıza gerek yoktur.

O görevini bilir.

Lise’nin önünden yürüyüşe geçen tüm eylemci gruplara eşlik eder.

Son durak neresiyse oraya kadar gelir.

Yürünülen yer, Taksim Meydanı ya da Dolmabahçe olsun onun için fark etmez. Siz son sözü söyleyip dağılana kadar sizinledir.

İnsanların dağıldığını anladığında, koştura koştura Galatasaray’daki yerine döner ve yeni bir eyleme kadar da oradan kıpırdamaz.

Geçtiğimiz hafta canını yaktılar.

Bu insan dostuna biber gazları ve coplarla saldırdılar.

Yine en önde başı dik ve gururla yürürken, polisler göstericilerden intikam alırcasına onun üstüne hücum ettiler.

Tüm bedenine-yüzüne-gözüne biber gazı sıktılar.

Önce direndi. Dişlerini gösterdi. Sonra önünü görmez olunca, yığıldı caddenin ortasına.

Yardım etmek isteyenlere izin vermedi.

Bu saldırıdan hemen sonra onu görenler, bir sokak köpeğinin acılar içinde kıvranan bir insan gibi nasıl böğüre böğüre ağladığına tanıklık ettiler.

Lise’nin kapısı önünde iniltiler içinde saatlerce kıvrandı, sonra kendiliğinden dinginleşti.

Önüne konan yiyeceklere aldırış etmedi. Saatlerce su içtiğini gördüm.

Şimdi yine, insan olan insan dostlarının eyleme geçmesini bekliyor, biliyorum.

Bu yazıyı okuduğunuz günün akşamı Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği, Taksim’den başlayıp Beyoğlu Belediyesi’nin önüne kadar yürüyecekler. A. Misbah Demircan efendinin son uygulamaları için istifasını isteyecekler.

Onlarla birlikte olacaktır.

Cumartesi günü sabah 11’de bu kez mimarlar ve dostları, Kent Kültür ve Demokrasi başlığı ile Sinop-Hatay ve Van’da yapılan etkinliklerin finali için Galatasaray Lisesi önünde buluşup, AKM’ye kadar yürüyecekler.

Onlarla da birlikte olacaktır.

Kokusuna bile dayanamadığı biber gazını artık biliyor.

Gerçek dostlarının kim olduğunu aklına yazmış durumda.

Korkusuz, gururlu ve başı dik bir dost, eylemlerinize destek verip ortak olmak için sizi bekliyor.

oaydinoaydin@gmail.com

4 Ekim 2011 Salı

Güzelleme…

Başvuru yapan 328 tiyatrodan 162’sine toplam 3 milyon 500 bin Lira yardım vermekle övünen Kültür Bakanlığı, destek verdikleri tiyatroları, ajansları, dernekleri açıkladı.

Kenterler gibi Türkiye tiyatrosuna saygın katkılar sunmuş bir kurumun adı listede yer almazken, ‘yaptıkları tiyatro mu dur, değil mi dir?’ tartışmasını doğuracak birçok yeni yapıya da destek olundu.

Bakanlık tasarrufu ile oluşturulan komisyonun yine Bakanlığın saptadığı kıstaslara göre hareket ettiği açık.

Ancak ortada, “ilk kez bu kadar tiyatroya bu kadar para verildi” diyerek övünülecek bir durum yok!

Bu en azından ayıptır.

Dağıtılan para, aynı tiyatrolara gelen seyircilerin ödediği bilet parasından ve alınan vergilerden üretilen bir fon olduğu için ayıptır.

Bu fonu pay edenler bu ülke de bir oyunun hangi koşullarda üretildiğini bilmiyorlar mı?

Salon koşullarından, kira bedellerinden, turne maliyetlerinden, oyuncu ve teknik kadro giderlerinden, sigortalardan, vergilerden haberleri var mı?

Bütün bunlar düşünüldüğünde dağıtılan rakam, gerçekten üç kuruştur!

Ama aynı devlet ve aynı devlet’in kurumları her konuda olduğu gibi bu alanda da çifte standart uygulamaktan geri durmamıştır.

Fazlaca uzaklara gitmeye gerek yok. Yürütücüleri arasında Kültür Bakanlığı’nın da olduğu 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın sanat adına neler yaptıklarını anımsatmak yetecektir.

2010 Ajansı, bakanlığın tiyatrolara dağıtacağı rakamın çok daha fazlasını yalnızca 3 filmin yapımı için vermiştir!

Filmlerden, "Mahpeyker, Kösem Sultan" ile "Şenlikname, Bir İstanbul Masalı" için 3 milyon "Sultanın Sırrı" filmine 1 milyon 900 bin Türk Lirası ödendi.

Toplam 4 milyon 900 bin Lira.

Bu filmlerin senaryoları çok mu iyiydi ya da Avrupa Kültür Başkenti için oluşturulan formata çok mu uygundular?

Bilinmiyor.

Ama bunların hiçbir estetik ve sanatsal değerleri olmadığı, seyirci karşısına bile çıkartılamayacak kadar kötü oldukları; gericilik, Osmanlıcılık ve ırkçılık propagandaları ile bezeli oldukları biliniyor.

Ülkenin tüm saygın sinema eleştirmenleri-insanları da aynı şeyleri düşünüyorlar ki, "bunca tarihi zenginlik varken neden kartondan saraylar?”, "hazine çakması teneke parçaları”, “kazulet yabancı oyuncular için mi harcandı bu paralar?" “kaçıncı yüzyıldayız?”, “ bu filmler bizi hiçbir yerde temsil edemez” diye yazdılar.

Bu filmlerden yalnızca Mahpeyker sinema salonlarına girdi. Seyirci durumu vahimdir.

Film geçtiğimiz hafta TV’de gösterildi. Reytingleri de yerlerdedir.

Diğer iki filmin ise, ne sinema ne TV şansları bile olmadı.

Güzelleme güzellendiği gibi kaldı

Ajans’ın tüm uygulamaları için, buna AKM de dâhildir “hesap vermeleri gerekir” deyip, savcılara suç duyurusunda bulunduk.

Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı 2011/3034 sayılı kararıyla, “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi.

Dosya kapandı.

Bu kadar olsa iyi!

Bu skandalın yaşandığı sıralarda yine aynı bakanlık bir başka skandala daha imza attı.

2010 yılında ‘destekleme kararı’ aldığı 21 sinema filmine yalnızca 5 milyon 561 bin Türk Lirası vermeyi uygun buldu!

Yanlış okumadınız 21 filme 5 Milyon 561 Türk Lirası.

Her birine kuş gagası kadar!

Kaldı ki bu paralar ipotek karşılığı ödeniyor ve öyle tamamını hemen alma şansınız hiç yok.

Bu 21 yapımın yönetmenleri arasında ülkenin en saygın sinemacıları-yönetmenleri ve her biri bir diğerinden başarılı senaryolar vardı.

Deyim yerindeyse sıfır bütçeyle çekilen filmlerin birçoğu sinemalarda seyirci buldular, ulusal ve uluslararası yarışmalarda ödüller aldılar.

Şimdi sormak gerek Bakan Beye: Ne ile övünüyorsunuz?

Daha dün diyebileceğimiz uygulamalarınızı unutalım mı?

Siz, yandaşlarınızı kayıran-kollayan, devletin olanaklarını sonuna kadar bu insanların emrine sunan ama bağımsız sanat alanlarına-sanatçılara karşı buyurgan-alan daraltan ve gerektiğinde yasakçı davranan bir koltukta oturuyorsunuz.

Devlet, sanatçının üretip çoğaltması için katkılar sunar ve yurttaşlarının da bu üretilenlerden eşit biçimde yararlanması için ortamlar hazırlar. Kolaylaştırıcı davranır ve de bunun bir hak olduğunu yasalarla belirler.

Bir yandan yandaşlarına devletin tüm olanaklarını sunarken, diğer yandan tiyatrolara dağıtmak durumunda olduğu ‘üç kuruş’ denecek para için göz boyamaya yeltenmez, böbürlenmez.

oaydinoaydin@gmail.com

27 Eylül 2011 Salı

Ferman…
Çabuk unutuyoruz.
Her şeyi ama her şeyi çabuk unutuyoruz.
Olaylar ülke gündemine bir balon gibi geliyor yine bir balon gibi sönümlenip gidiveriyor.
Fazla değil iki ay önce Beyoğlu Belediyesi’nin İstiklal Caddesi başta olmak üzere, tüm ilçede başlattığı uygulama unutuldu gitti
Oysa ‘masa sandalye savaşı’ denen halkı ve esnafı bezdirme, sindirme, hiçe sayma, ortak yaşam alanlarına açıktan saldırı uygulaması, son hız devam ediyor.
Polis destekli zabıtalar kılıç kalkan ekipleri gibi sokaklara dalıp, ne buluyorlarsa parçalayarak kamyonete yükleyip götürüyorlar.
Bu arada insanlara yapılan hakaretin de bini bir para.
Turistler, halk ve esnaf kötü bir ‘orta oyunu’ izler gibiler.
En son tanık olduğum olay, akıl kuşatıcı cinsten.
Kahve ve barların bulundukları sokaklara zabıtalar için erkete diken esnaf, haberi alır almaz masa sandalyeleri içeri taşımaya koştururken, zabıta ve polisler ‘Allah Allah’ diye çalışanların üstüne saldırdılar.
Ortada gözüken birkaç masa-sandalye derdest edildi.
Kent eşkıyaları gibiler.
Ne bir uyarı yapılıyor ne bir tutanak tutuluyor.
Gülünç, acı ve sinir bozucu.
Olaya müdahale edenlere karşı, ellerinde coplar ve biber gazlarıyla polis bir adım öne çıkıyor.
Mis Sokak’ta yaşadığım bu olay, Beyoğlu Belediye Başkanı A. Misbah Demircan efendinin bölge halkını-esnafını-çalışanlarını düşman yerine koymasının işareti olsa gerek!
Bir ferman ile başlayan bu savaş, daha da süreceğe benziyor.
Esnaf’ın işgaliye ödeyerek koydukları masa-sandalyeler için açtıkları “hak gaspı” davalarından da bir sonuç çıkmayacaktır.
Sorarlar adama, ‘kimi kime şikâyet ediyorsun be gafil’ diye!
Mahkemeler yüzünüze kapanır.
Kırılan-parçalanan-gasp edilen eşyalar için açılan davalar ise, sürer de sürer.
Olay ortaya çıktığı günlerde üst üste eylemler yapıldı.
Esnaf birleşip yürüdü.
Hukuksuzluğa dikkatler çekildi dinleyen olmadı, hak ihlallerine dikkat çekildi dinleyen olmadı.
Başkan efendi, randevu taleplerini kabul etmeyip medya yoluyla adeta meydan okudu ve açıklamayı yaptığı gece hızını alamamış olacak ki, sokak müzisyenlerini de kaldırma kararı verdi.
“Bir tek müzisyen kalmayacak” ferman’ı verilince, iki saat içinde İstiklal’in sesi yok edildi.
Polis destekli zabıtalar; kukla oynatıcıların kuklalarına saldırdılar, müzisyenleri tartakladılar, keman-gitar-saz gibi enstrümanları tutukladılar.
Tutuklayamadıklarını parçaladılar.
Bir kaç bağırtı-çağırtı, bir kaç basın açıklaması, iki kitlesel yürüyüş daha yapıldı.
Sokak müzisyenlerine nasıl olduysa ‘izin’ çıktı ama masa-sandalye düşmanlığı sürdürüldü.
Bütün bu süreçte haftanın her günü İstiklal Caddesini dolduran kalabalıklar, sustular-pustular teslim oldular. Kentlerine, sokaklarına, caddelerine, ortak yaşam alanlarına sahip çıkmadılar.
Biat etmenin böylesi az görülür!
Asıl beni şaşırtan hak arama mücadelesinin de tamamıyla bitmiş olması.
Masa-sandalyeler toplatılınca işlerinden olan ve üç bin gibi bir sayıyla ifade edilen, garson-komi-bulaşıkçı gibi çalışanlardan hiç ses çıkmıyor.
Anladık büyükçe çoğunluğu ‘kaçak işçi’ durumundalar. Sigortaları yok, sendikaları yok, iş güvenceleri hiç yok ama şimdi onurlarından başka kaybedecek hiç bir şeyleri olmadığına göre, neden susuyorlar?
Dünyanın dört bir yanında emekçiler gelecekleri için sokaklara dökülürken, sistemlerin acımasız politikalarına karşı direnirken, benim ülkemin halkı neden teslim bayrağını çekiyor?
Korkuyorlar.
Kendi başlarına bela ettikleri bir kara akıldan korkuyorlar!
Birlikte ortaya çıkışın tüm korku duvarlarını parçalayıp-yıkacağını, haklarını da ancak böyle alabileceklerini bilmiyorlar mı?
Çalışanların içlerinde, üniversite öğrencileri ve göç ettirilmiş ailelerin çocukları çoğunluktaymış.
Kaderleri ortak!
Sormak gerekiyor bu genç insanlara; eğer şimdi birleşip ortaya çıkmayacaksanız, ilerdeki hayatınızın hangi diliminde başı dik ve erdemli olacaksınız?
Ne zaman kötü gidene ve kötülüğe karşı çıkacaksınız?
Beyoğlu Belediyesi’nin bu Osmanlı dayatmacılığına karşı ortak ses olamayan sivil toplum örgütlerine, bölgede merkezleri bulunan kültür-sanat-sanatçı örgütlerine ve hemen her eylemde Beyoğlu’nu merkez seçen siyasi yapılara da bir çift sözüm var.
TV kanallarında boy gösterip “ne yaptıysak Beyoğlu’nun iyiliği için yaptık” diyen A. Misbah Demircan sizce de ‘iyilik mi’ yaptı?
“Seçilmiştir, ne yapsa yeridir” diyerek, sizler de susmayı mı yeğliyorsunuz?
oaydinoaydin@gmail.com.

20 Eylül 2011 Salı

Bayramlık…


Basında en çok haber yapılanlar, Somali çıkartmasında kıvıran ‘sanatçılarmış’.

Şaşırmadım.

Ramazan ayı boyunca iftar çadırı kurmayan tek AKP li Belediye kalmamış.

Şaşırmadım.

Cumhuriyet Halk Partisi 45 bin adet ilahi CD’si dağıtmış.

Şaşırmadım.

Başbakan, Somali için cemaatlerden nakit para talep etmiş, onlar da ‘emriniz olur’ demişler.

Şaşırmadım.

Can Baba’nın saldırıya uğrayan mezarı için Kültür Bakanı, ‘olmamalı bu tür şeyler’ demiş.

Şaşırmadım.

Koruma Kurulları yasası çöpe atılmış.

Şaşırmadım.

Köprüler, oto yollar satılığa çıkarılıyormuş.

Şaşırmadım.

10 bin yeni HES için ihale hazırlıkları yapılıyormuş.

Şaşırmadım.

Akkuyu Nükleer santrali için ağaç katliamları başlamış.

Şaşırmadım.

Deniz Feneri davasının savcıları görevlerinden alınmışlar.

Şaşırmadım.

Doğalgaz, elektrik ve su için büyük zam hazırlığı varmış.

Şaşırmadım.

Ataması yapılmayan öğretmenlerin ataması yine yapılmayacakmış.

Şaşırmadım.

Ülkedeki kuran kursu sayısı 8 bin 696 buralara giden öğrenci sayısı ise 297 bin 247 imiş.

Şaşırmadım.

TMMOB bünyesindeki tüm meslek odaları, Çevre Bakanlığı’na bağlı birer müdürlük haline dönüştürülecekmiş.

Şaşırmadım.

İ. Melih, Atatürk Orman Çiftliği’nden sonra, ODTÜ ormanına gözünü dikmiş.

Şaşırmadım.

Belediyelerin topladığı temizlik ve çevre vergileri beş kat artacakmış.

Şaşırmadım.

Dünyanın en fazla borcu olan belediyeler sıralamasında, Ankara ve İstanbul ilk on içinde yer alıyormuş.

Şaşırmadım.

Davutoğlu, “Libya’nın yeni yönetimiyle iç içeyiz” demiş.

Şaşırmadım.

Abdullah Gül, “tek adamla yönetilen tüm Arap ülkeleri, sonlarının geldiklerini anlamalılar” demiş.

Şaşırmadım.

Başbakan, ‘ne krizi yok öyle bir şey’ demiş.

Şaşırmadım.

Ekonomiden sorumlu bakan, ‘altın, döviz ve piyasalardaki alt-üst oluş, ekonomisi sağlam olan ülkemiz için önemsiz’ demiş.

Şaşırmadım.

Maliye Bakanı’na göre, iç borç ve dış borç rakamları ekonomiyi denge de tutuyormuş.

Şaşırmadım.

DİSK raporuna göre, son bir yılda yoksulluk ve işsizlik rakamları iki katına çıkmış.

Şaşırmadım.

Tüketici Hakları Derneğine göre, ülke halkı yolsuzlukları sineye çekmiş.

Şaşırmadım.

Memleketin aklı evvel tüm yandaş medyasına göre; kentlerde, dağlarda insanlar öldükçe, kan oluk gibi aktıkça ‘ülke huzura’ eriyormuş.

Şaşırmadım.

Bugün günlerden bayrammış!

Hiç şaşırmadım.

oaydinoaydin@gmail.com
Cehalet…

Dünya Barış Günü’nde Kadıköy Meydanı’nda yapılmak istenen miting, provoke edilince ortalık karışıyor.

Taş-sopa-biber gazı-panzer, ortalık savaş alanına dönüyor.

Katılımcılar duraklara saldırıyor, bankalara saldırıyor ve tiyatro binasına taş yağdırıyorlar.

Kanım donuyor.

Dünya Barış Günü’nde tiyatro binası taşlanıyor!

Otobüs duraklarından koparılan parçalar, kaldırımlardan sökülen taşlar, pankart sopaları Haldun Taner Sahnesi’ne savruluyor.

Oyun afişleri parçalanıyor, giriş kapısının camları indiriliyor.

Bu insanların yaşları 15 bilemediniz 18.

Düşmana saldırır gibi saldırıyorlar.

Grubun içinden bu duruma karşı koyan, engelleyen birilerini arıyor gözler.

Yok.

Polis şeflerinin kıs kıs sırıttığını görüyorum!

“Bu ne acayip bilmece”

Bu insanlar, faşist bir komploya karşı savunmasız kaldıkları için mi yapıyorlar bunu, yoksa TC’ye ait her yer, her kurum, her yapı ‘düşman’ olduğu için mi?

Bu parti, bu çocuklara eğitim verme gereği duyuyor mu?

Yoksa sayıları binlerle ifade edilen bu insanlar, potansiyel bir güç olarak kendi bildiklerini yapmaları için ‘başıboş özgür mü’ bırakılıyorlar?

Bu sorular yanıt bekliyor.

Ülkenin demokratikleşmesi için mücadele ettiklerini söyleyenler ve getirip çıtayı çatının üstüne koymayı hedefleyenler bu soruları önce kendileri için yanıtlamak zorundalar.

Anlaşılıyor ki bu yapının içinde bir ‘eğitim çalışması’ yapılmıyor. Saflarına kim gelirse gelsin bağra basılıyor.

Sonuç ortada.

“Denetimsiz güç, güç değildir” sözü bir kez daha doğrulanıyor.

Saldırıya sanat alanlarından reaksiyon verilmemesi de ayrı bir sorun.

Mezar saldırısıyla, heykel saldırısıyla, tiyatro binası yıkmakla, tiyatro taşlamak aynı şeyler değil midir?

Neden susuluyor, kimden korkuluyor?

Adı ‘Barış İçin Sanat Girişimi’ olan ve kalabalıkça bir sanatçı toplamından oluşan grup, bu durum için ne düşünüyor?

‘Bu harala-gürele arasında bir sıkışma sonucu yaşanmış önemsiz bir durum’ diye olup biteni geçiştirmeye kalkmak, en yakın tarihte yapılacak olası bir miting sırasında, aynı saldırının daha da büyüğüne zemin hazırlamak değil midir?

Herkes aklını başına toplamalıdır.

Gericiliğin saldırdığı kültürel dokular, sanatsal yaratılar için sanat alanları bas bas bağırırken susanlar; sisteme eklenip pusanlar, perde gerisinde AKP ile pazarlık peşine düşenler, şimdi de susarak, yan bahçenin çocuklarıyla ‘iyi geçinmenin’ hesaplarını yapıyorlarsa, yanılırlar.

Tiyatrolar insanlığın ortak evleridir. Bu yapılara saldırmak; yıkıp, yakıp, taşlamak insanlık suçudur.

oaydinoaydin@gmail.com
Yalana esir düşmek ve sonrası…

Meslek alanımızda ‘Oyuncular Sendikası’ adıyla kurulan yapı, zar-zor da olsa istenilen toplantı sayısına erişerek, ilk genel kurulunu yapıp resmi kimliğini kazandı.

Ancak, “meslek haklarımızı alacağız, telif ücretlerimizi alacağız, sosyal güvencelerimizi alacağız, çalışma koşullarımızın düzeltilmesi için çalışacağız” diyerek seçilenler; hangi ülkede yaşadıklarının ve hangi siyasi aklın egemenliği altında olduklarının saptamasını bile yapmaya gerek duymadılar.

Bu yapı, ‘kuruluş çağrısı’ adıyla yaptığı ilk toplantıda da önermelere, eleştirilere kulaklarını tıkamış, tek merkezden yönetilen bir akıl ortaya koyarak bildiklerini okuyacaklarını dillendirmişti!

İlk kuruluş toplantısında tarafımdan yapılan konuşmada, “oyunculuk, bu ülkenin çalışma yasalarında meslek olarak tanımlanmıyor, bu tanımlama olmadan yani yasalarda bir düzenleme yapılmadan yeni bir sendika kurma girişiminde bulunmak, alanımızda var olan ve çoğumuzun üyesi olduğu Sinema Emekçileri Sendikası’na karşı bir yarılma oluşturmaktır. Ülkenin durumunu görmemek ve bu duruma göre mevzilenmemek şaşırtıcıdır. Tüm sistemin ele geçirildiği bir süreç yaşıyoruz. Çalışanların sendikal hakları tırpanlanıyor, örgütlenmelerin önüne setler çekiliyor. AKP, Uluslararası Çalışma Örgütü kararlarını tanımıyor. Taşeronlaşma iş yaşamının başındaki en büyük beladır. Tekel işçilerine uygulanan 4C şimdi opera-bale-senfoni ve tiyatro için yolda. Alanlarımızdaki tüm sorunlar ortaktır. Set çalışanlarıyla, kamera gruplarını, yazarlarımız ile ışıkçılarımızı, yönetmenler ile oyuncularımızı ayrı ayrı tartıya sokmak elimizi güçsüz kılar, bölünme ve yarılma yaratır. Bu kimin işine gelir? Buzdağını görmemek tuhafıma gidiyor. Aynı ülkede yaşıyor, aynı işleri yapıyoruz ama farklı pencerelerden bakıyoruz. Bu ülkenin savrulduğu uçurumu görmeden, tespitlerimizi buna göre yapmadan örgütlenme için alınacak her karar; hayal kırıklığı yaratacak, alandaki mücadele istemini törpüleyecek ve geriletecektir.”

Salondan destek sesleri yükselince, kürsüde mikrofonu elinde bulunduran arkadaşlar, her şeyi çözdüklerine inandıkları sihirli cümleyi ünlediler “yasa değişecek sözünü aldık”.

İşte o an, ortalığa saçılan pis kokuyu algılamamak için aptal olmak gerekir diye düşündüm.

Toplantı kayıtlarına göz atılınca görülecektir.

Avukat Burhan Gün, AKP ile yapılan görüşmeleri ‘detaylarına girmeye gerek duymadan’ aktarmaya çabaladı.

Anlaşıldı ki AKP, ‘kurun siz sendikayı biz yasayı düzeltiriz’ diye söz vermişti.

‘AKP’nin aklıyla yola çıkılamayacağını bunun bir aldatmaca olduğunu’ söyleyince, aklı evvel yandaş sesler ,‘bu bir fırsat kaçırmayalım’ diye seslerini yükselttiler.

Otel salonunu dolduran oyunculara, ‘liberalizm’ dersleri vermeye soyunan bildik isimler, “her şeye muhalif olmak iyi değildir” vecizesine sarılıp, nutuklar çektiler.

Cihat Tamer’in “Hak verilmez alınır. Bizi aptal yerine koymanız aptallıktır” diye düşüncelerini net biçimde tanımlaması, bardağı taşıran ama kürsüdekilerin ve salondakilerin dikkate almadığı bir gerçeklik olarak ortada çınlarken, sesler kalabalıklaştı.

Yanıt verme yarışına giren bazı kurucu üyeler, “ Ben AKP’li değilim” diye savunmaya geçtiler.

Tartışma büyümek üzereyken salonu terk ettim.

Aradan aylar geçti, işlemler tamamlandı, sendika kuruldu.

Peki, AKP’nin verdiği söz ne oldu?

Yanıtı açık, bir başka bahara kaldı, yani yalan oldu.

Ama yarılma gerçekleşti.

SİNE-SEN üyesi 15 kişi, kurulan sendikaya üye olmak için istifa etti. Arkası da gelecektir.

Genel kurulda söz hakkımız olur muydu bilemiyorum ama TKP’nin 91. yaşını selamlamak için Kartal yollarına düşmemiş olsam, söyleyeceklerim vardı.

Süslü-püslü sözlerle sisteme karşı mücadele edilmez.

Tüm sanat alanlarının sorunları ortaktır.

Çözümü de ortak bir devrimci mücadeleden geçer.

Sisteme eklenmeyi aklına koyanlar kaybedeceklerdir.

Meydanlarda arsızca, “yetmez ama evet” diye AKP politikalarına alkış tutup destek olanları, kürsülerine çıkıp halkı, ‘AKP’ye oy vermeye çağıranları’ baş tacı ederseniz, buradan mücadele edecek bir çoğul çıkaramazsınız.

Ülke işçi sınıfının, emekçilerinin verdikleri hak-eşitlik-örgütlenme ve özgürlük mücadelesine sırt dönülerek sanatçı olunmaz.

Ve evet, Cihat Tamer ağabeyim sonuna kadar haklıdır. Hak verilmez alınır.

oaydinoaydin@gmail.com

15 Ağustos 2011 Pazartesi

urun...


İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nin önündeki tanıtım panolarında süslü-püslü bir 'bilgilendirme' boy gösteriyor.

"Yargı kararları nedeniyle AKM'de onarım çaşlışması yapılamıyor"

Şimdi yine, bağırıp-çağırıyor bu adam diyecekler ama, ayıptır ayıp!

Bunun adı, halkı sürü yerine koymak, sürece tanıklık edenleri ve taraf olan bizleri karalamaktır.

Böylesine bayağı-sıradan, kafa karıştırıcı bir yolla meseleyi tek yanlı afişe etmek, ahlaki değildir.

Dilimizde tüy bitti.

AKM için alınan 'yürütmeyi durdurma' kararının dayanağı, Koruma Kurulu kararları doğrultusundadır.

O bina 'kültürel varlık' olarak onanmıştır; orada aklınıza estiği gibi bir onarım-düzenleme-yenileme çalışması yapamazsınız.

Yapmayı tasarladığınız tadilatla yapının yüreği yerinden sökülüyor, bina tüm sanatsal işlevini yitiriyor.

Bu yüzden yargı başvurumuzu kabul etti ve karara bağladı.

Neden bu gerçeği paylaşmıyorsunuz?

Yüreğiniz el veriyorsa, 'dürüst' iseniz o ilanların yanına yargı kararını da asın, bilgilensin bu halk.

Bitişiğine de tadilat için, 2010 Avrupa Kültür Başkenti fonundan aktarılan ve iç edilen paranın miktarını da yazın!

Ne sanıyorsunuz, 'şimdi sanat sezonu açılıyor, İstanbul yine salonsuz, birileri çıkıp konuşacak, AKM'nin hesabını soracak.
"Üstünden bunca zaman geçti mesele unutuldu, biz ne söylersek bu halk inanır" diye mi düşünüyorsunuz?

Yanılıyorsunuz.

Bu ülkenin mimarlarını- kent planlayıcılarını-mühendislerini-sanatçılarını, bu alanda karşınıza dikilen örgütlerini aptal mı sanıyorsunuz?

Bunun böyle olmadığını bin kez anlamış olmalıydınız.

'Sabun köpüğü gibi üste çıkmak böylelikle insanları yanıltmak ve buradan siyasi bir kazanım elde etmek' dürüstlük oldu da bizler mi bilmiyoruz.

Ertuğrul Günay ve bu ülkeyi yöneten akıl, bir kez olsun kültürel değerlere, kalıtlara sahip çıkanlara kulak verseler kıyamet mi kopar?

İki aya kalmaz, Taksim Meydanı ve Tarlabaşı Bulvarı üzerinde 'trafiği yeraltına indirme' çalışmalarına başlayacak, ardından
tarihi yarım adaya uzanacak ve ekranlardan gördüğümüz o ucube köprüyü dikmek için yıkımlar yapacaksınız.

Tüm Taksim ve çevresi, Haliç'e kadar büyük bir şantiyeye dönüşecek.

İş makinaları kentin yüreğine dalacak ama insanlar ne olup-bittiğini bilmeyecekler.

Yine bildiğinizi okuyacaksınız.

Projeyi halkla paylaşmayacak-bilgilendirmeyecek, böylelikle tartışmaların önünü tıkayacaksınız.

'Bu kent babanızın tapulu malı mı?' diye sormazlar mı sanıyorsunuz?

Tarlabaşı'ında yapılan yıkımların, insanları sokaklara atmanın, baskılar yoluyla evlerini boşaltmanın saklı kalacağını,
kimseciklerin seslerini çıkaramayacağını düşünüyordunuz.

Ne oldu?

UNESCO'dan bile yanıt aldınız.

Aynı durum yeniden yaşanmayacak mı sanıyorsunuz?

Kendini 4. Murat yerine koyup, Beyoğlu'nu zaptiyeleri ile kuşatan akıl tüm dünyanın gündemine düşmedi mi?

Dünya basını sizleri, 'İran mollarına' benzetiyor.

Bu sizin için övünç kaynağı olsa gerek!

Beyoğlu'nda kaç insan işsiz kaldı haberiniz var mı?

Esnaf kan ağlıyor, zararlarının haddi hesabı yok.

İnsanları durduk yerde kışkırtyorsunuz.

Arkanızdan her gün, her saat, her dakika küfür üstüne küfürler ediliyor.

Günü geldiğinde, bu küfürlerin yüzünüze yüzünüze savrulmayacağının bir garantisi var mı?

Durun artık, durun!

Bir kentin tarihsel ve kültürel dokusunu bozmak-yıkmak, insanların yaşam alanlarına saldırmak suçtur.

Hem de 'nitelikli' bir suçtur.

Bu suçun hesabı sorulmaz mı sanıyorsunuz?

Yanılıyorsunuz, bin kez yanılıyorsunuz.




oaydinoaydin@gmail.com






12 Temmuz 2011 Salı

stalık...


Memleketin ne yanına baksanız içinizi karartan onlarca şey görüyorsunuz.

Ülke bereketli, topraktan adeta pislik fışkırıyor.

İnsanın sabrı zorlanıyor kardeşim,'sıka sıka ağızda diş kalmayacak!'

AKP, yargının üstünde tepine tepine yargıyı, ordunun üstünde tepine tepine orduyu, bürokrasiyi, sağlığı, eğitimi kendine
tapınan hale dönüştürdükçe, memleket zil takıp oynuyor.

Sıra futbol rantını iç etmeye geldi.

Tilki gibi kurnazlar.

Madem orada bunca pislik kol geziyordu şimdiye kadar neredeydiniz diye sormazlar mı adama?

Seçim öncesi bassaydınız ya düğmeye.

Yargının elinde toplanan veriler, belgeler yeni mi geçti elinize; nasıl oldu, bir gece vakti gökten zembille mi indiler?

Bu ülkeyi dokuz yıldır kim yönetiyor?

Akıl küpüsünüz!

Böyle bir lacivertliği seçim öncesi yapsaydınız eğer, AKP'nin iplerini kendi ellerinizle çekerdiniz, bu gerçek bilinmiyor, konuşulmuyor mu sanıyorsunuz?

Deniz Fener'i için yapılan yutturmaca operasyonu da afiyetle yememizi istiyorsunuz.

Milyarlarca dolarlık dolandırıcılığı, hırsızlığı dört kişiye yıkıp, işi aklayacaksınız öyle mi?

Nasıl olacak peki?

Partinizin içinde-dışında, bu namussuzluğa kol-kanat germiş, yemiş-içmiş, semirmiş, o paralarla şirketler, okullar, ajanslar kurmuş, gazeteler çıkarmış
televizyon kanalları türetmiş, ihaleler kapmış, memeleketi beton yığınına çeviren inşaatlar dikmiş kaç kişi var?

Bu isimlerden kaç tanesi ile ortaklığınız söz konusudur, kaç tanesi halen para musluğudur?

Hepsinden önemlisi şimdiye kadar nerdeydiniz, olay dünya basının gündemine düştüğünden beri, Almanya'da yargı'sahtekarlık, hırsızlık'
kararı verdiği günden bu güne ne yaptınız? Belgelerin karartılması için mi beklendi, neydi amaç?

Bu konuda haber üreten yazan çizen insanlara, etmediğiniz kalmadı, şimdi de bu konudaki gazete yazılarını sansürletmeye kalkıyorsunuz

Ne demeli? Ne yapsanız azdır.

Ustalığınızı kanıtlamak zorundasınız.

Bazı konularda geç kaldığınızı iletmek isterim.

'Ucube Heykel'i nasıl yerle bir ettiyseniz, Atatürk Kültür Merkezini de yerle bir etmelisiniz, orada koskaca bir rant öyle atıl duruyor yazık!

Artık önünüzde hiçbir engel yok.

Değiştirin koruma kurulu üyelerini, atıyacağınız yandaşlar yapının üstündeki tescil'i anında kaldırırlar,
bizim aldığımız yürütmeyi durdurma kararı da kadük olur.

Ancak, Kars'ta yaptığınz dualı yıkım töreninin daha büyüğünü Taksim Meydanında yapmalısınız.

Fatih Camii imamını çağırın lütfen, duayı o zat ettirsin, besmele çeken kalabalığın içinde ise Hadi Uluengin, Hıncal Uluç ve Cüneyt Özdemir gibi yandaşlarınız olmalılar.

Canlı yayınlar yapılmalı.

Ülkenin başı ve Kültür Bakanı birer konuşma yapmalı, ardından İstanbul Belediyesi'nin mehter takımı sahne almalı ve dozerleriniz işi bitirmeli.

Çekinmeyin, işiniz kolay.

Nasıl olsa, bu büyük yalana inanan ve onunla yaşamayı 'erdem' sayan yüzde ellilik bir toplam, işi tapınma boyutlarına kadar vardırmış durumda.


oaydinoaydin@gmail.com

27 Haziran 2011 Pazartesi

Öfke yapmak…

Ülkenin orta yerinden alevler yükseliyor.

Bu toz-duman dinecek, kara bulutlar dağılacak, memleket sakinleşecek mi?

Hiç sanmıyorum.

Kargaşa, keşmekeş, her tür kriz ve tüm bunlardan son damlasına kadar beslenen bir siyasi cambazlık, pişkinliğini en utanmaz-arlanmaz boyuta kadar taşıyor.

Olup bitenleri örtmek için beylerden yükselen sesler, ‘ileri demokrasi’nin tüm ipuçlarını ele veriyor.

“Yargı’nın işine karışamayız”, “Hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmesine izin veremeyiz”, “Anlaşılıyor ki yeni kanunlara, anayasal düzenlemelere ihtiyaç var”

Ama hepimiz yaşıyor, görüyor ve anlıyoruz ki, ‘yargı makamları’ denen kurumlar, AKP’nin genel müdürlükleri gibi çalışıyorlar.

“İstikrar” denen şey, tam da bu olsa gerek.

Halkın yüzde ellisi, yani ‘iki kişiden biri’ bu kara akla oy verdiğine göre hiç bir mesele yok!

İyi de olmaz ki bu kadar da boyun kırılmaz, bu kadar da kul köle olunmaz ki be kardeşim.

Dinci basına bakıyorum, adamı nerdeyse ‘peygamber’ ilan edecekler. Tapınma boyutuna varan övgülerin ardı arkası kesilmiyor.

Döneklerin kuşattığı gazetelerin köşe yazılarına bakıyorum, hepsi balkon konuşmasında kalmışlar, lafı evirip-çevirip başbakana şükranlarını sunuyor.

Aziz Nesin’in kulakları çınlıyor olmalı.

Bir halk, cahil-aptal yerine ancak böyle konulur.

Sokaklarda dostlarla karşılaşıyorum, çoğunluk benim gibi ‘küfürbaz’ olmuş.

Büyükçe bir bölümü de şaşkın.

“Nerede yaşadığımı bir kez daha anladım”, “Bu kadarını beklemiyordum”, “Terk etmeli bu ülkeyi, sanatmış, edebiyatmış, aydınlanmaymış, onurlu başı dik insan olmakmış, bağımsızlıkmış, eşitlikmiş bu insanların umurunda değil, boşuna çabalıyoruz.”

Bu yakınmaları anlamakta zorlanmıyorum ama taşın altına elini koymayanların böyle yüksek bir yerden ahkâm kesmeleri de beni daha da küfürbaz ediyor.

Ya tamamıyla teslim olma işaretleri verenlere ne demeli.

“Oyun mu, ne oyunu sezona perde açmamayı düşünüyorum. Yeter buraya kadarmış. Zaten belediye salonunun peşinde. Alıp alış-veriş merkezi yapmak istiyorlar. Veririm olup biter, bende basar giderim yalnızlığıma fena mı?”

Bunları duyunca önce kalakalıyorum, sonra biraz üstüne gidince ses renginin değiştiğini algılıyorum. “Boş ver inan değmezmiş, ben bu halka kendimi anlatamadım 35 yıldır yazdıklarımı oynadım, tiyatrom yakıldı, yasaklandık, canımıza kast ettiler susmadık ama şimdi yol tükendi”.

“Hayır, yapamazsın” diyorum, “Görüşmeliyiz, bak bu gün senin salonunda toplanmış onlarca genç komünist geleceğin TKP’sini konuşuyor, daha çalışkan daha kavgacı, daha coşkulu bir gelecek için kolları yeniden sıvadıklarını söylüyorlar. Yaşları 19-20. Bu ülkede bu kadar onurlu yurttaşın olması, bizim de geleceğimiz için bir işaret değil midir?”

“Benim baharım tükendi, içim hep karakış”

Nâzım Oyuncuları olarak Van'da sahneye taşıdığımız, Yaşar Kemal Usta’nın Kırmızı Deynek şiirinden bir bölüm okuyorum.


“…Ben bu dünyayı sizin başınıza çalarım
Ben bu dünyadan öfke yaparım,
Kudurmuşluk yaparım,
Sözden öfke yaparım
Atkuyruğu kılından,
Şahin teleğinden öfke yaparım.
Karınca ayağından,
Örümcek ağından öfke yaparım,
Gölgeden öfke,
Böcekten,
Tekmil böceklerden öfke yaparım.
Demirden, bakırdan, çelikten, tunçtan,
Kayadan, taştan, elinizdeki atomdan,
Gagarinden,
Bütün bebeklerin, doğmuş doğacak bebeklerin,
Doğmuş doğacak eniklerin,
Doğmuş doğacak bahar taylarının,
Doğmuş doğacak buzağıların,
Doğmuş doğacak civcivlerin,
Doğmuş doğacak kertenkelelerin,
Gözlerinden öfke yaparım,
Kudurmuşluk yaparım
Aynalardan atom yaparım.

Ulan neyinizle öğünüyorsun be
Yabanıllar, kan içiciler, verin o elinizdeki oyuncağı…”


Uzunca susuyor telefondaki ses sonra,“Öfke yapmak ne kadar da zor ve ne kadar da kolaymış meğer” diyor.

İçim coşuyor.

oaydinoaydin@gmail.com.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Artvin…

Balkon konuşmasının ardından yaşananlar, başbakan efendinin önümüzdeki süreçte yapacaklarının tüm ipuçlarını ortaya koydu.

Anladık ki ‘olgunluk’ döneminin AKP’si ‘hepimizi kucaklamaya’ geliyor.

Neden derseniz, 12 Haziran gecesi höykürülen ‘barış, kardeşlik, helalleşme’ gibi sözler, karşılığını buluyor da ondan.

Sol, sosyalizm düşmanlığının doruğa çıkarıldığı Hopa operasyonunun ardı sıra, tüm yurtta dur durak yok.

Başını kaldırana gözaltı, cop, biber gazı, panzer, tazyikli su, işkence.

Artvin halkına, çevre ilçe ve köylerdeki devrimcilere cezalar kesilmiş!

Bölge halkının şimdiye kadar görüp-tanımadığı bir ‘vurucu tim’ Artvin ormanlarında, kırlarında, derelerinde, yaylarında insan avına çıkmış durumda.

Halk çocuklarını ‘ihbar etmeye’ zorlanıyor.

Direnişle karşılaşınca da işkencenin, kötü muamelenin, orantısız gücün bini bir para!

Şavşat’ta baskı ve gözaltılar ailemin üyelerine kadar uzandı. Jandarma, gece yarıları köylerimize baskınlar düzenliyor.

Buradan ilan ediyorum, tutuklanıp Erzurum cezaevine gönderilen tüm kardeşlerimin başına gelecek olanların sorumluları Başbakan, Artvin Valisi, Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığıdır.

Hopa vahşetinin Ankara ve İstanbul’da protesto edilmesini sindiremeyenler, boş durmadılar Ankara’da onlarca devrimciyi gözaltına aldılar.

Derdest edilip içeri alınanların arasında, ÖDP Genel Başkan Yardımcısı da var.

Bir siyasal partinin genel başkan yardımcısın böylesi sudan gerekçelerle tutuklanmış olması, tam da AKP yargısına-polisine yakışacak bir durumdur.

Başbakan ve kurmaylarının, Hopa direnişinin tüm yurda yayılmasından ‘Azrail’den korkar gibi korkuttukları’ anlaşılıyor.

AKP, adı ‘Metin’ olan her yurttaştan ürküyor!

Elbette bu yaşatılan zulüm, bu ülke için bir ilk değil.

Korku duvarı yaratma-sindirme-baskı altına alıp yok etme-işkenceler ile susturup ezme-gerekçesiz biçimde tutuklayıp hapse atma-işkence yapıp sakat bırakma operasyonlarını, 12 Mart ve 12 Eylül’de binlerce kez yaşadık.

Karadeniz’in çocukları bu süreçlerin en iyi tanıklarıdır.

Evlatlarının yarısını kurşunlara diğer yarısını mahpus damlarına veren halk o günleri, o günlerin yarattığı derin acıları unuttu sanılmasın.

Şavşat, Ardanuç, Hopa, Arhavi, Artvin merkez, faşizme karşı onurlu direnişin simgesi olmuş vatan topraklarıdır.

Tıpkı Fatsa gibi.

AKP’nin asıl korktuğu da budur.

Biliyor ki orada eşitlik ve özgürlük için yakılacak bir meydan ateşi, tüm ülkeyi saracak kadar güçlü olabilir.

Çünkü Çoruh vadisi, yatağına sığmayan, terbiye edilemeyen Çoruh nehrinin ve onu tüm coşkusuyla sahiplenen insanlığın evidir.

Bu bölge, teslim alınmış-sindirilmiş-gericileştirilmiş ve bir o kadarda yoksullaştırılmış Kadir Topbaş efendinin Yusufeli ilçesine hiç benzemez.

Hırçınlığın, söz dinlemeyip, kendi sözünü ortaklaştırmanın adı olarak bilinen bu topraklar, Laz, Hemşin, Gürcü halklarının sımsıkı beraberliklerinin, kardeşçe bir arada yaşamalarının da adıdır.

Ne derelerin önüne setler çekilip suların ticarileştirilmesine, ne de bu tür aşağılıkça saldırılara, zulme boyun eğmeyeceklerdir.

Birlikte göreceğiz.

‘Derelerin Kardeşliği’ daha da büyüyecek ve satılık tek damla suyumuzun olmadığını tüm dünya duyacak.

AKP’nin bölgede sürdürdüğü operasyonların bu birlikteliğe uzanmasının tek nedeni budur.

Bölgeyi, kan emici HES şirketlerine peşkeş çeken akıl, bu akla karşı çıkan halka, devrimcilere kin ve nefretle saldırıyorsa, bunu başka türlü açıklamanın anlamı da yoktur.

Zulmün padişahı bilmelidir ki; Artvin’e bir dokunursan, bin ah çekersin.

oaydinoaydin@gmail.com

13 Haziran 2011 Pazartesi

Ondan şikâyet, bundan şikâyet…


Sizin de içiniz kalktı biliyorum, sizin de kusasınız geldi!

“Ne bu kardeşim, bu kadar da olur mu, adam her iki kişiden birinin oyunu aldı”

“Nasıl iş bu, aklım almıyor, bu halk bu kadar geri olabilir mi?”

“Adam diktatör, halk diktatörleri seviyor, ne diyorsa inandırıyor, inanıyorlar”

Bu ve benzeri onlarca fikir beyan eyleyen yüzlerce insanla karşılaşmanız mümkün.

Ama buzdağının ardındaki gerçek olduğu yerde duruyor.

Nereye bakarsanız bakın, AKP’den şikâyeti olanların içinde, seçim sonuçlarından memnun ve mutlu olan kimsecikler bulamayacaksınız.

BDP dışında.

BDP güçlü bir çıkışla istediği çıtaya yakın sonuç aldı.

Bu iradenin neleri ne kadar başarabileceğini-değiştirebileceğini birlikte göreceğiz.

Kaybedenlerin yakarışlarındaki-şikâyetlerindeki ortaklık da şaşırtıcı geliyor bana.

“Bu kez olmadı yenisine bakacağız, mücadele yeni başlıyor”

Tamam, anladık olmadığını görüyoruz ama bu anlayış böyle sürdüğü sürece yenisini beklemek beyhude değil midir?

Bu anlamda sistem partilerinin ne halt ettiği beni hiç ilgilendirmiyor. Al birini vur ötekine.

Ancak görüyorum ki doğru yerde durup, gerçeği söylemek yalnız başına hiçbir şey ifade etmiyor, sonuç ortada.

Ne yapmalıyız-nasıl yapmalıyız tartışmaları başladı başlayacak.

Toplumu dönüştürebilecek, bireylerin aklını gericilik kuşatmasından kurtarabilecek, devrimcileştirecek yeni bir ufka gereksinme olduğu ise açık.

Sözü eğip bükmeden söylemeyi yeğleyenlerden biri olarak, sanat alanında üretilenlerle kitleleri buluşturarak, azımsanmayacak bir güç kotarılabileceğine inanıyorum.

Bunun hem ülkemizdeki sınıf mücadelesi tarihinde hem tüm insanlık mücadelesinde onlarca örneği var.

Açıkça söylemek gerekir. Benim ülkemde sanatçılar; mitinglerde-eylemlerde kurulan sahnelerden üç-beş süslü cümle kurdurmak, iki şarkı, bir türkü söyletmek ve şiir okutmanın dışında ‘işe yaramıyorlar’!

Nedense, ürettiklerimize el uzatarak onları geniş yığınlarla buluşturma iradesi hep öteleniyor.

Ben son on yıldır ‘kimin için üretiyoruz’ sorusunun yanıtını arıyorum. Sağıma dönüyorum kuşatma, soluma dönüyorum kuşatma!

Oysa üretilen oyunları, şarkıları, operaları, baleyi, senfoniyi, filmleri, yazılan romanları, şiirleri, öyküleri, çizilen karikatürleri, boyanan tuvalleri, yontulan heykelleri hayatı ve insanı değiştirmek için kavganın içine atmak; hiçbir siyasal yapıyı eksiltmez, aksine çoğaltır, zenginleştirir, büyütür, geliştirir ve erginleştirir.

Önümüzdeki süreçte, bu yeni olmayan önermenin düşünülmesini-tartışılmasını ve hayatla buluşması için kanalların kadar açılmasını umuyorum.

Yoksa ‘ondan şikâyet bundan şikâyet’ durumu, sürüp gidecek.

oaydinoaydin@gmail.com

7 Haziran 2011 Salı

Tanıklık…


Kars’ta İnsanlık Anıtı, tekbir sesleriyle kesilip-biçilip-yıkıldı çöplüğe atılıverdi, kimin umurunda?

Kars Belediyesi,’ halkını heykelsiz bırakmama’ kararı almış!

“Kent’in simgeleri bal ve kaşardır”

Hemen kollar sıvanmış ve heykellerin yapımı için ihaleye çıkılmış.

Kars halkı dört gözle bal ve kaşar heykellerini bekliyor.

Her sabah ballarına bandırıp, kaşarlarını dilimleyip yan gelip yatacaklar!

Oh ne güzel!

Ertuğrul Günay bu fırsatı kaçırmamalı, hemen Kars’a gitmeli, ayıbını örtmeli ve heykellerin temel atma törenlerinde başbakana eşlik etmeli.

Dualar okunmalı, mehter takımı Ermenistan’ı gören bir tepenin üstünden ‘ceddin deden, neslin baban’ diye bir adım ileri iki adım geri atarak avazı çıktığı kadar bağırmalı; kuzular, danalar, kazlar boğazlanmalı, hem bakan efendinin hem başbakan efendinin alnına kan sürülmeli!

Fena mı olur?

Alın size, Başbakan’ın sanatçılara “müsvedde” diyebilmesi için yeni bir olanak daha!

Ballı, kaşarlı bir küfür ki, yemede yanında yat.

Sevgili okur bu utanmazlık, içinde birlikte yol aldığımız 21. yüzyılda, bizim ülkemizde yaşanıyor.

Şaşakalmıyor musun?

Kars halkı gibi, ülke yurttaşlarının hemen hepsinin, sanat düşmanlığına boyun kırmaları seni hüzne boğmuyor mu?

Ben bir kez daha utanıyorum.

Dilerim bu utanç bir başka dünyalının hayatını kuşatmaz!

12 Haziran günü yine boynunu eğip, bu sanat düşmanlığına evet dersen kim bilir daha neler gelecek başına.

Tanıklık edeceğiz.

İstanbul’da Taksim Meydanının orta yerindeki AKM yerle bir edilecek.

Yargının iplerini ele geçiren ve bir kukla oynatıcısı gibi ip çeviren başbakan, önce bu anıt yapının, ‘yürütmeyi durdurma kararını’ kaldırıp çöpe atmak için, harekete geçecek.

Koruma Kurulu üyelerini değiştirecek, yeni kurul üyelerini kendisi saptayacak ve bu kurulun ilk işi, AKM üstündeki ‘tescili’ kaldırmak olacak.

Oradan da tıpkı Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yerinde olduğu gibi, bir beton yığını fışkıracak.

Ekranlardan izledik.

Kendileri bizzat açıkladılar. “Taksim ve Tarlabaşı trafiği yerin altına inecek, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı bölgesi yeni bir düzenlemeyle, ‘yeni yüzüne’ kavuşacak”

Sözü edilen bölge sit alanıymış, Koruma Kurulu kararları varmış filan, umurunda olmayacak.

Tanıklık edeceğiz.

13 Haziran günü düğmesine basılacak olan yeni anayasa tartışması, ülkenin gündemini kasıp-kavururken olacak bunlar.

Bizler, söz konusu anayasanın içinde-dışında, “sanat ve sanatçı hakları” ile ilgili sözcükler bulmak için yırtınırken, diğer yandan sanat kurumlarımız darmadağın edilecek.

Devlet tiyatroları, opera, bale ve senfoni tarihe karışacak.

4C kapsamına alınacak olan bu kurumların bölge müdürlükleri kaldırılacak.

Tanıklık edeceğiz.

Müzelerin özelleştirilmesi için ilk adım olan, ‘gişelerin pazarlanması’ süreci ile başlatılan uygulama hızlanacak.

Bazı para babaları, ağızlarından sular fışkırtarak-salyalar saçarak bekliyorlar o günü.

Ören yerleri, kütüphaneler zaten pazarlandı, ağ genişletilecek. “Devletin işlettiği tek taş yığını kalmayacak”

Özel tiyatrolara ve sinemaya ayrılan fon, yeni düzenlemelerle tamamen tırpanlanacak.

Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı adıyla iki ayrı bakanlık öngörüldüğü için, Kültür Bakanlığı bütçesi, serçe gagası kadar bile olmayacak.

Tanıklık edeceğiz.

Kitaplar-dergiler yasaklanacak, yazarlar-çizerler-sanatçılar-gazeteciler tutuklanacak.

İnternet ortamında siyah sayfalar boy gösterecek, hem de öyle bir değil beş değil, on değil, binlerle karartılmış alanla karşılaşacaksın.

Haberleşme, bilgi edinme özgürlüğün budanacak.

Yeni anayasa önermesi, kültür merkezleri adıyla çalışmalarını sürdüren tüm yapıların çanına ot tıkayacak.

Her biri üstündeki denetim sıkılaştırılacak ve ‘destur’a’ uymayanlar cezalandırılacak.

Tanıklık edeceğiz.

Kültür mirası İstanbul kentinin ve tüm ülkenin tarihsel dokusu en keyfi biçimiyle tahrip edilecek.

Kazı alanlarına oteller, moteller, tatil köyleri, alış-veriş merkezleri dikilecek.

Galata, Haydarpaşa, Tarlabaşı, Sütlüce bugünkü dokularını yitirecek.

Bu alanlar aç gözlü ve yedikçe iştahı kabaran bir namussuzluğa kurban verilecek.

Projeler ortada.

Yeni binlerce beton yığını konut, yeni köprü ve yeni boğaz; doğa ve çevre katliamından başka ne ifade ediyor?

Üç-beş aç zengin biraz daha semirsin diye binlerce ağaç kesilecek, su havzaları yok edilecek, bitki örtüsü talan edilecek, ekolojik denge bozulacak, ormanların içinden gökdelenler yükselecek, yaşam alanları daraltılacak.

Dahası var.

Uzaklardan değil yakınlardan yükselen seslere göre, ülke kan gölüne dönecek.

Zaten olmayan barışa kara çalmak için, kılıçlar çoktan çekildi.

Acılarımızı daha da büyütmek üstüne, birileri kanlı hesaplar yapıyor.

Öte yandan, ülkenin bilim adamları her gün yeni bir gerçeğin altını çiziyorlar.

“Ekonomideki gizli açık çığ gibi büyüyor. Bu inat böyle sürdükçe, yolsuzluk-işsizlik-yoksulluk daha da büyüyecek, ülke uçurumun dibine itelenecek”

Sendikal hakların tamamıyla budandığı, kendinden olmayanların yaşam hakkının kalmadığı yeni bir döneme doğru yol alıyoruz.

İmam; ordusuyla, polisiyle, yargısıyla, topuyla, tüfeğiyle, küfrüyle, hakaretiyle, ucubeleriyle top yekûn saldırıya hazırlanıyor.

Başını kaldıran tüm onurlu insanlık, “eşkıya” diye karalanacak.

Hayatlarımız kuşatılacak.

Gelecek de bir gün gelecek.

Boynumuzu büküp, tüm olup-bitene seyirci kalmak da bir yoldur, başı dik ve onurlu davranıp boyun eğmemek de.

Tanıklık edeceğiz.

oaydinoaydin@gmail.com

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Düşmanlık…

Bir yanda imama ve ordusuna biat edecekleri belli olanlar; diğer yanda söz üstüne akıl koymayı kotaramayan Kılıçdaroğlu’nu ağızları açık izleyenler ve ırkçılığın yaşadığı kapanlar, kitlelerin ilgisini çekiyor!

Memleket panayır yeri.

Her tür kör dövüşünü izlemek bedava.

Anlıyoruz ki küfrün-hakaretin-saygısızlığın bini bir para olunca, seyirci keyif alıyor!

Bizim alanda da bu hep öyle olmuştur.

Bir oyunda belden aşağı espriler- küfürler- bayağılık varsa, o oyunun gişe şansı yüksek olur!

Ancak şu içinden geçilen zaman, siyasal ahlakın dibe vurduğu kara bir dönem olarak tarihteki yerini alacaktır.

‘Adamların ağzı torba değil ki büzesin’, ülkeyi-dünyayı-insanı algılama yetileri bu kadar.

Bu arada, yukarda bağırtı-çağırtı sürerken, aşağıda sanat düşmanlığında sınır yok.

Devlet Tiyatroları Antalya Müdürlüğü’nün ev sahipliğinde gerçekleştirilen Tiyatro Festivalinde yaşananlar, dinci gericiliğin sanat düşmanlığına tanıklık etmemizi sağladı.

Festivalin konuk ülkelerinden İsrail’in Cameri Tiyatrosu, deyim yerindeyse canını zor kurtardı.

ADAP adlı bir çatı örgütü altında birleşen Antalyalı yobazlar, oyunu sabote etmek için organizasyon yapıyorlar ve ekip geldiği gibi ülkesine geri dönüyor.

Ne yapmak istediklerini en açık biçimiyle ifade ediyorlar. “"Platformumuza bağlı dernek ve vakıflardan 10 üyemizin Mavi Marmara gemisinde bulunmaları ve İsrail'in kanlı vahşetlerini görmüş olmaları, bu oyunun Antalya'da ve Türkiye'de oynatılmasını rahatsızlık verici olarak değerlendirmemize sebebiyet vermiştir"

Sözü edilen dernek ve vakıfların içinde, İHH ve Mazlum-Der başı çekiyorlar.

Bu örgütler ve bileşenleri bu ülke için şeriat özlemiyle yanıp-tutuşan ve bu uğurda cihada karar vermiş örgütlerdir. İnsani yardım adıyla yapılanların tamamı bu şemsiyenin altında gizlidir.

Adamlar en açık biçimiyle tehditler savuruyor, toplu bilet alarak saldırı için organize oluyorlar, yetmiyor basın açıklaması yapıp amaçlarını dillendiriyorlar; ama AKP’nin bölgedeki iş bitiricileri susuyor, CHP susuyor, kitle örgütleri susuyor.

Antalya Valisi ağzını açıp tek kelime etmiyor. Antalya Emniyeti de öyle. Kültür Bakanı beyefendinin umurunda değil, DT Genel Müdürlüğünden de hiçbir açıklama yok.

DT Antalya Müdürü Selim Gürata’nın ve konuk ülke tiyatro oyuncularının içine düşürüldüğü durumu varın siz tahmin edin!

Antalya, benzeri ırkçı ve gerici saldırıyı son Altın Portakal organizasyonunda da yaşamıştı.

Üç-beş çapulcunun hezeyanı dikkate alındı ve uluslararası bir yönetmen apar-topar ülkesine gönderildi!

Bize de meseleyi, yönetmeni, yaptıklarını, çektiği filmleri tartışmak düştü.

Irkçı saldırı ise birileri tarafından sineye çekildi.

Sanata düşmanlıkta bir ikinci örnek de İzmir’den geldi.

Yeni Kapı Tiyatrosu’nun oyuncu-yönetmeni Nazlı Masatçı, İzmir Emniyet Müdürlüğünün emriyle gözaltına alındı.

Gerekçe evlere şenlik, “oyun oynayarak halkı askerliğe karşı soğutmak”.

Arkadaşımız çıkarıldığı savcılıkta bu suçlamayla karşılaşınca şaşakalmıştır herhalde ya da benim gibi küfürbaz olmuştur.

Anlaşılıyor ki imamın ordusu, sanatçıları her yerde “takibe almış” durumda. Nazlı elbette ‘suçu üstlenmeyip’ başı dik biçimde oyununu yeniden oynamak için tiyatrosuna döndü ama dava sürüyor.

Bu mesele için de kimselerden ses-seda çıkmadı.

İleri demokrasi kahramanları suskun,

İzmir’den vekilliğe aday Kültür Bakanı zat suskun.

CHP suskun, kitle örgütleri suskun.

Bilmiyorlar ki insanlık tarihinde sanat yoluyla işlenmiş tek suç yoktur.

Bir sanat yaratıcısının ‘vicdani ret’ konusunu ya da herhangi bir konuyu işleyen oyun yazması-oynaması-sahnelemesi, resim yapması, fotoğraf çekmesi, film üretmesi, roman-öykü yazması, karikatür çizmesi, heykel yontması suç sayılamaz.

Yaratıcının özgürlükleri, hangi anlamda olursa olsun sınırlanamaz.

Bunu algılamayan sanat düşmanlarının siyaset yaptığı bakan, başbakan, vali, emniyet müdürü, savcı, yargıç veya yönetici olduğu ülkelerde siyaset, olsa olsa izlediğimiz gibi kör dövüşü olur.

Buradan da demokrasi filan çıkmaz.

oaydinoaydin@gmail.com

25 Mayıs 2011 Çarşamba


Magazin…

Böylesini de ilk kez görüyorum.

Ne film festivallerinin açılış-kapanışlarında ne de tiyatro ödül törenlerinde bunca pespayeliğe tanık oldum.

Kral TV müzik ödülleri gecesi, kirlenmişliğin-çürümüşlüğün dibe vuruşu olsa gerek.

10. sınıf şarkıcılar-manken eskileri ‘çılgınlık’ yarışındalar.

Aralarında kimler yok ki.

Ağızlarını açtıklarında iki cümleyi bile kurmaktan aciz, şarkı söylerken kargaları bile kaçıranların tamamı sıraya girmişler.

AKP yardakçıları başı çekiyor.

Bir ‘magazin kuşu’ soruyor, “seçimler yaklaşıyor, oyunuzun rengi belli mi?”

“Seçime ne gerek var ayol, memleket bundan daha iyi günler mi gördü?”

Bir başkasına uzanıyor mikrofon, sonra bir başkasına daha, ağız birliği etmişçesine hepsi aynı kapıya çıkan yanıtlar veriyorlar; ”Allah Başbakanımızdan razı olsun”

Kardeşim bir tane bile bu ülkenin içine itildiği şu koca pislikten şikâyetçi olan biri çıkmaz mı bunların içinden?

Çıkmıyor.

İnsanları, görünüşlerine bakarak değerlendirme yapmak-fikir yürütmek-karar vermek fena biliyorum, hem de çok fena, ama bu yaratıklar topluma, ‘sanatçı’ diye sunuluyor ya ona yanıyorum.

Merdiven altı tezgâhlarda, fason üretilmiş gibiler.

Hemen hepsi, takmış takıştırmış-sürmüş sürüştürmüş, estetik fukaralığı diz boyu!

Herhangi bir sanatsal yetenek söz konusu olmadığına göre, nerden gelir bu değirmenin suyu?

Son model arabalar, villalar, yazlıklar, yurt dışı alış-veriş gezileri, Honolulu tatilleri filan, bedava olmasa gerek.

“Her gece barda, gönlüm hovarda” durumları, bazı insanların mideleri gereğinden fazla doyuyor demek ki!

SS korumalarla dolaşan ve uçan kuştan korktuğu belli olan bir müzik yapımcısı; ağzı kulaklarında gülüyor. “İyidir hamdolsun!”

Bu adam, geçen yıl bu vakitler ortalara çıkmaya korkuyordu, günlerce ofisinde-evinde hapis kaldığı yazıldı-çizildi, ‘dolandırıcı’ diye adı çıkmıştı; şimdilerde AKP yardakçısı olunca, işler yoluna girdi anlaşılan!

Hülya Avşar, endazesi kaymış bir kenar mahalle dilberi edasıyla, açıyor ağzını-yumuyor gözünü.

‘Kendinden başka tanrıça, Tayyip’ten başka lider yok, işler yolunda, memleketin durumu iyi ama 12 Hazirandan sonra, daha da iyi olacak.’

Bu halk bu kadında ne buldu da başına taç taktı, anlamakta zorlanmıyorum!

Sinema-dizi-şarkıcılık filan derken yapmadığı iş, yemediği halt kalmadı, ticaretin her türlüsüne soyundu.

Bir ara inat edip, tiyatro oyunculuğuna kalkışmış, boyunun ölçüsünü alınca apar-topar sahneden kaçmıştı!

Son işi, siyasette yardakçılık.

AKP sevicisi, Başbakan’a hayran!

Bir TV programını anımsıyorum, Tayyip efendinin ağzının içine düşecekti nerdeyse.

Bunlardan bu memlekette kaç tane var acaba diye düşünüyorum, sıralamakta zorlanmıyorum.

Hep aynı yerden toplumun önüne ‘sanatçı’ diye itelenenler; çetelerin- para tüccarlarının, kirli siyaset yürütücülerinin masalarında meze olmuşlar, sonra da yolları açık olmuş!

Televizyon ekranları, gazetelerin üçüncü sayfaları, dergi kapakları bunlardan geçilmiyor.

Yiyiciler için, canlı et pazarı.

“Ne atom bombası, ne Londra konferansı/Bir elinde cımbız, bir elinde ayna/Umurunda mı dünya” durumunda, gününü gün edenlerin sürüsüne bereket!

Hiç olmazsa, tiyatro dünyasında bunca kirlenme yok diye avunuyorum.

oaydinoaydin@gmail.com

16 Mayıs 2011 Pazartesi


Pişkinlik…

Seçim meydanlarından yükselen sesler, bu günden daha da karanlık bir gelecek vaat ediyor.

Atış serbest.

2023 yılını hedef gösterenler, belli ki bu günün yoksulluğu, işsizliği, yolsuzluğuyla hiç ilgilenmiyorlar.

Yaşananların sorumluluğunu üstlenmeden, varsa yoksa ‘çılgın proje’ için ahkâm kesiyorlar.

Sıkışınca ‘yeni anayasa’nın kapağı aralanıyor.
Anlaşılan her şey hazır!

Topluma giydirilen deli gömleği dar gelmiş olsa gerek ki genişletilmişlerden söz ediliyor.

Durduk yerde uydurulan ‘ileri demokrasi’ yalanına önce kendisi inanmış; anlattıkça göz bebekleri büyüyor, iştahı kabarıyor.

Din-kitap-Allah-cemaat faslında övgünün bini bir paraya!

Hani elinden gelse mitingler için kurulan sahnelerde toplu namazlar kıldıracak.

Haremlik-selamlık olarak ayrıştırılmış meydanlardan avazı çıktığınca bağırırken, uçan kuştan bile korktuğu anlaşılıyor.

Gittiği kentler, kasabalar, geçtiği yollar havadan-karadan-denizden kuşatma altına alınıyor.

Böyle olunca kabadayılıkta sınır yok.

İçerde tavşan cesaretiyle dikleniyor, dışarıda talan edilmeye hazırlatılan ülkelere akıl veriyor!

Ekranlarda dönen reklam filmlerine bakınca da şaşırıyorsunuz!

Ülkenin ortak değerlerini kara para aklayıcılarına, yandaşlarına pazarlamış olmakla övünüyorlar…

Kendini ‘sol’ sayan ancak batmış-bitmiş-ele geçirilerek talan edilmiş sistemin değiştirilmesi için, hiç bir akıl açan önerisi olmayan CHP ise, bol keseden laf üretiyor.

“Herkes rahat bir nefes alacak”

İyi de nasıl olacak, hangi önermeyle halledeceksiniz, öyle para dağıtmakla, halkı maaşa bağlamakla, ‘yapacağız-edeceğiz-benim adım Kemal’ demekle çözülebilecek kadar basit mi bu mesele?

“Taşeronlaşmaya son” diye her yerde bağırıp-çağırmak kolay.

Elinizde tuttuğunuz onca belediyenin kaçında sendikalı işçi çalışıyor, önce bunun hesabını verin diye soran olmaz mı?

Anlaşılan işsize iş, tüm yurttaşlar için parasız sağlık, parasız eğitim, barınma hakkı, herkes için eşit adalet, düşünce özgürlüğü, bağımsızlık umurunuzda değil.

Kamu yönetimlerinin tamamının dinci-gerici kuşatma altında olması, HES, nükleer santraller, ormanların-doğanın-kentlerin talanı için de mücadeleye hiç gerek yok!

“Ben insanları, sağcı solcu diye ayırmam”

Ya ne diye ayırırsınız?

Seccadeyi cami avlusuna serince, siyasette kıble şaşırmak tam da bu olsa gerek!

Irkçılık ise, Kürt ve komünist düşmanlığında sınırsız-sorumsuz yaylım atışlarına devam ediyor.

Hani iktidar filan olurlarsa, memlekette ‘tek Kürt ve tek komünist’ kalmayıncaya kadar silahlar kan kusacak!

Vahşet!

Böylelikle 21. yüzyılda, bozkurtçuklarıyla övünen kaç kafatasçı kaldı görüyoruz.

Birileri ortalara çıkıp, bu ülkede onca yurtseverin, devrimcinin, aydının kanını döken ve katillikten yargılanan kaç vekil adayın, ülküdaşın var diye sormazlar mı sanıyorsunuz?

Şu son günlerde beylerde laf tükenince, ‘yatak odası siyaseti’ söylevlerinin merkezine taşınmaya başlandı.

Utanç verici.

Ortalık kasetten geçilmiyor.

Daha fazla haksızlık etmeyelim. Tüm sistem partilerinin ortaklaştıkları tek alansa, sanat!

Şaşırmayın, gerçekten öyle.

Bakın bu partilerin vaatler listelerine, sanat ve kültür ile ilgili tek sözcük bulamazsınız!

AKP ve MHP’nin sanat-kültür deyince kudurmuş bir hindi gibi nasıl kabardıklarını ve neler yaptıklarını biliyoruz, yaşadık yaşıyoruz.

CHP’nin ise tüm saldırganlıklara, yıkımlara, yok edilişlere karşı söyleyecek tek cümlesi bile yok.

Beyefendi Kars’ta miting yapıyor. Et diyor, süt diyor, hayvancılık diyor, şeker fabrikası diyor ama konuştuğu meydana 250 metre uzaklıkta İnsanlık Anıtı besmeleler çekilerek yıkılıyor, ağzını açıp tek kelime etmiyor.

AKM, Emek Sineması, kentsel üleşim ile sağlanan rantlar, ören yerlerinin pazarlanması, müzelerin özelleştirilmesi, kütüphanelerin pazarlanmak üzere devredilmesi, kapatılmak istenen Devlet Tiyatroları, 4C uygulamasının eşiğine taşınan opera-bale-senfoni, yıkılmak istenen salonlar, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti yalanıyla yaşananlar, insan yaşamından öteletilen sanat, sanatçıların özlük hakları bu beyleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Ama nasıl oluyorsa, sanatçılar ‘doğal yandaş’ ilan ediliyor.

Bu nasıl pişkinliktir?

Bütün bu olumsuzluklara karşı boyun kırıp susmak-sinmek-korku duvarının arkasında pineklemek erdem olmasa gerek!

Vah benim ülkem vah!

“Kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin…”

oaydinoaydin@gmail.com

Bu kahır, bu zulüm, bu yalan…


Son günlerde kiminle sohbet etsem, ‘bir dokun bin ah işit’ durumu yaşıyorum.

- Tiyatro bitiyor hocam. Daha sezonun kapanmasına bir ay var ama herkes perde indirmek zorunda kalıyor. Anadolu’da seyirci evinden çıkamıyor. Bedava su, sandviç için millet meydanlara koşuyor! Bu adamların sanatla ilgileri de sıfır. Varsa yoksa nutuk çekip milletin aklıyla oynuyorlar. Hiçbiri, bir sanat olayı üstünden halka ulaşmayı düşünmüyor. Eskiden böyle miydi?

- İş yok ağabey. Hiçbir yapım şirketinden bir Allahın kulu aramaz mı? Aranmıyorum. En iyi yapımlarda oynadım, beğenildi filan, ama şimdi. Bu arada cemaat sıkıştırıp duruyor. Aylık maaş öneriyorlar, ‘yalnız bizimle çalışın size şu kadar’ diyorlar. Bir sürü insan teklifi kabul etmiş. Devlet tiyatrolarından, şehir tiyatrolarından insan avlamışlar. Ne halt edeceğiz?

- Provaya girdik, bir ay geceli gündüzlü ter döktük 12 oyun oynandı hop perde kapandı. Kaldık mı sezonun ortasında dımdızlak? O kadar söyledik dinletemedik, bu tekst bu kadroyla olmaz dedik, batarsın dedik, bari tanıtım yap dedik. Hiç oralı olmadı. Şimdi her gün evden çıkıp şöyle çevreyi bir turlayıp, tekrar eve dönüyorum. Bu arada yalnız olmadığımı oyunun kadrosundaki yirmi arkadaşımın aynı durumda olduğunu da düşününce, basıyorum kalayı.

- Kitapçılar tek tek kapanıyor. Bak Beyoğlu’na ne halde geldi. Güzelim İstiklal Kitapevi kapandı. Metropol zaten kapanmıştı. Bir diğeri yandı kül oldu. Burada her gün bu kadar kalabalık var ama bu insanların binde biri kitapçılara ya uğruyor ya uğramıyor. Tiyatroyu filan hiç aklına getiren yok, sinemalar da öyle. Bitti bu cadde, bu kent bitti. Şuraya kondurulan alış-veriş merkezine bir bak, utanıyor insan. Vaktiyle o yapının olduğu yerde iki sinema, bir tiyatro salonu vardı, şimdi bir cep sineması olsun yapmayı bile akıl etmediler. Kapitalizm canavar hocam, kusuyor üstümüze.

- Güya çalışıyoruz. Ortada para yok. Yapımcı dört bölümün ikisinin parasını yatırıp diğer ikisini bir dahaki aya sarkıtıyor. Anam ağlıyor. Set saatleri hiç belli değil. Program düğüm olmuş. Niye stok yok, kimin suçu? Oyuncunun, set çalışanının, tekniğin, rejinin suçu yok biliyoruz. İki tane stok olsa böyle mi olur? Geceler gündüzlere karışıyor. İnsan hakkı diye bir şey yok bu memlekette. Bunun bir çözümü olmalı, birileri bu duruma son vermeli. Sendika dediğin ne işe yarar, bu hak gaspı değil mi?

- Geçen yıl bu vakitler bir film çektik, halen paradan-puldan haber yok. Adam müzisyen, geldi yapımcılığa soyundu, yüzüne gözüne bulaştırdı. Bakanlıktan aldığı üç kuruş anında bitti tabi. Bir sürü borç yapmış, zaten film de bitmedi- bitirilemedi, çekilenlere el koyan alacaklılar olmuş; herif pişkinliğe vurup utanmadan benden para istiyor. Senin neyine kardeşim sinema, git bildiğin haltı ye.

- Setlerde çalışan arkadaşların da özel tiyatrolarda çalışan meslektaşlarımızın da sigortaları ödenmiyor. Kim müdahale edecek buna? Adamlar, vergiden kaçmak için sözleşmeleri tek yanlı yapmaya yada hiç sözleşme yapmamaya çalışıyorlar. İş güvencesi yok, sağlık güvencesi yok. Kimin alanına girer bu kavgayı vermek, yok mu bu insanların bir sahibi?

- Bakan efendinin önerisiyle kurulan birlik ortaya çıktı; “telif haklarımız güvence altında” dedi. Nasıl oluyor peki, bizim telif hakkımız varsa, nasıl oluyor da yayın tekrarlarından, dış ülkelere satışlardan ödeme almıyoruz? Ortada ya bir büyük yalan var ya da söz konusu yasa göstermelik; kim ilgilenecek bununla?”

- Aynı şeyleri düşünüyoruz. Sine-Sen varken ne gerek vardı aynı işkolunda yeni bir sendika kurmaya? Bu alandaki mücadeleyi daraltmaz mı? Bu memlekette, oyuncu hakları ile set çalışanlarının, tekniğin hakları ortak değil mi? Alın bakın yeni kurulan Oyuncular Sendikası’nın kuruluş amaçlarına, bir kaç küçük farklılığın dışında Sine-Sen ile aynı şeyleri söylüyorlar. Yapılması gerekenleri bir kâğıda alt alta yazarak, aynı iş kolunda yeni bir sendika kurmanın amacı ne peki, burada bir kötü koku yok mu? Hani AKP Ocak ayında yasa çıkarıyordu; güvence alınmıştı filan, ne oldu? Ben bu durumu sorguluyorum, herkes sorgulamalı. Sine-Sen yönetimi de kendini sorgulamalı.

- Artık beni kimse çağırmaz oldu. Bizim türkülerimiz değersizleşti gülüm. Adamlar, önümüzü tıkamak için ne gerekiyorsa yaptılar. Sen misin solcu al bakalım! Ama ben bizimkileri anlamıyorum, geceler yapıyorlar, heriflerin dinci şiirler okuyan bed sesli, kötü Türkçeli züppelerini çağırıp dünyanın parasını ödüyorlar, popçuları çağırıyorlar yine öyle. Bunu bildik belediyeler, sivil toplum örgütleri filan yapıyorlar. Artık kesinlikle anlıyorum, bu CHP ve kendini bilmez bazı sivil toplum örgütleri, ülkenin sağcılaşmasına hizmet ediyorlar. Ne olacak bu işin sonu, buna bir el koyan olamayacak mı? Ülke her anlamda batağa itiliyor, herkes seyrediyor.

- Şiirsiz olmaz, ne insanlık ne doğa, ne dün ne gelecek şiirsiz yapamaz. Ama nasıl oluyorsa oluyor günümüz insanı bunu becerebiliyor, şiir okunmuyor. Yalnız şiir değil, roman da öykü de okunmuyor. Bıktım, bırakacağım bu işleri, koyarım sözcüklerimi torbama, doğru köye. Bu ülke hangi şairine sahip çıktı ki günümüz şairlerine, şiirine sahip çıksın. Kaldı ki şimdi söz daha yavan, daha sığ. Önceleri böylemiydi, daha sözcükler şairin yüreğinden kâğıda düştüğünde, sıyrılıp girerdi insan aklına.

- Filmi beğendim hocam, elinize sağlık. Devrimden Sonra’nın sinemamız için bir ilk olması umut verici. Bazı kendini bilmezler, anlamsız yazılar yazıyorlar. Anlıyorsun ki adam seyretmeden döktürmüş küfrü. Dinci gazetelerin birinde bir yazı okudum, “bükemediğin eli öpeceksin” diye yazmışlar. Bunu bile görmeyen, görmek istemeyen cahillerimiz var. Ellerinde her tür olanak olduğu halde, bu alanda bir tek ürün bile verememiş, buna cesaret edememiş olanlar yapıyorlar bunu. Kolektif ruha saldırıyorlar. Bilerek ve isteyerek devrimci yaratıların düşmanı olma yolundalar. Bence, gerçeğin peşinden koşan sanatçı ağabeylerimizin, kardeşlerimizin birlik olunca neler yapabileceklerinin işareti bu film. Dilerim yenisini çekersiniz.

- Biliyor musun? Aysa Organizasyon sahibi Alaattin içerde. İzmir Belediyesine yapılan baskından sonra tutuklanarak cezaevine kondu. Belediyeyle iş yapan tüm şirketlerin sahiplerini de gözaltına almışlar. Hayır, anlamıyorum, bir tiyatro organize şirketinin eti ne budu ne? Açıklamalardan anlıyoruz ki, İzmir Belediyesi tüm kültür-sanat programlarını iptal etmek zorunda kalmış. Önümüzdeki İzmir Tiyatro Günleri tehlikede demektir. Kültür Bakanı denen zat, İzmir’den aday. Eğer İzmir bu adama, bu partiye oy verip seçerse, yazık olsun İzmir’e.

- 6 Mayıs’ta Ankara’da salondaydık hocam. O gün içimiz çok buruktu. İdamların yıldönümünde bir çınar düştü toprağa. Bu nasıl örtüşmedir? Hayatını onurlu insanların hukuk mücadelesine adamış bir adalet savaşçısı, çocuklarının idam yıldönümlerinde toprağa aktı. Gösterinizin final sahnesinde tutamadım kendimi “kahrolsun faşizm” diye zıpladım yerimden. Baktım ki yalnız değilim mutlandım, sağ olun.

-Meydanlardaki maymunluğun bitmesine kaç gün kaldı hocam, daha ne kadar sürecek bu kayıkçı kavgası?

-Ellerini birleştiremeyenler, onurlarını birleştirebilecekler mi sence?

-Daha nereye kadar bu kahır, bu zulüm, bu yalan?

oaydinoaydin@gmail.com

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Yuhhh…

Bu ülke uçurumdan aşağı yuvarlanıyor dedikçe “abartılı bir saptama” diyenler, şimdilerde ortalarda yoklar.

“Bunlar sanat ve sanatçı düşmanı, şu olanlara bakın memleketi cami avlusundan yönetiyorlar, halkın yaşamından tüm sanat alanlarını öteleştirdiler, amaç bizleri öteki yapmaktır, Kul olmamızı istiyorlar. Bu ülkenin sanatçıları, kul olmayı kabullenecekse yuh bize” deyince, “uzlaşı yolları henüz açık” diye nutuklar atılıyor.

Utanmazlıkta sınır yok.

Kars’ta heykelin kafaları tekbir sesleri ile kesiliyor.

Kars halkı sus-pus, ülke halkı lal.

CHP’nin bu meseleyle ve tüm sanat alanlarında yaşanan tartışmalarla ilgili söyleyecek tek sözü olmadığı anlaşılıyor.

MHP kıs-kıs gülerek, ‘sessiz alkışa’ duruyor.

Zaten Kars Belediye Meclisi’ne ‘heykel’in yıkılması’ önergesini veren bu ırkçılar değil miydi?

Hem kendi onurlarını, hem ülkenin onurunu kurtarmak için çabalayan sanatçılara bir tek ‘boyun eğmeyenlerin’ sahip çıkması ne hazin!

1 Mayıs’ı kutladık. Taksim alanı hınca hınç doldu. İşçiler-emekçiler-yoksullar saf oldular.

Kürsüden sanat düşmanlığı ile ilgili tek kelime duymadık.

Ellerine mikrofon verilen sanatçılar da suskun kaldılar.

Oysa toplanılan alanın orta yerinde yalnızlığa itilmiş, AKM’ye dönüktü yüzleri.

Yılda bir kez olsun ortaklaşan tüm alanların, ülke de yaşanan Taliban aklıyla ile ilgili söyleyecekleri tek kelime olsun yok mudur?

''Ödül aldığım için sevinemiyorum. Zira AKM hala kapalı. Muammer Karaca tiyatrosu 5 yıldızlı bir otele çevrilmek isteniyor. Başbakan istedi diye heykeller yıkılıyor. Sanatçılara saldırılıyor'' diye haykıran Genco Erkal ustaya da kulak tıkanıyor.

Ne hazin!

İş işten geçmiş, kara akıl vinçleriyle iş makineleriyle heykeli abluka altına almış, kesim başlamış birkaç ‘liberal aydın’ ortaya çıkıp, ‘durdurulmalı’ diye bildiri yayımlıyorlar.

Aklı olan sormaz mı ‘daha önce neredeydiniz, sanatçılar İstanbul’da Kars’ta yıkıma set olmaya çalışırken neden sesiniz soluğunuz çıkmadı’ diye.

Yaranmanın böylesine can kurban!

Bilmeyene-anlamak istemeyene-işine gelmeyene-suskun kalıp boyun kıranlara bir kez daha söyleyelim, Kars’ta anıta yapılan saldırı, 21. yüzyıl için yüz karasıdır.

Şimdi de ‘çılgın proje’ alkış yağmuruna tutuluyor.

Yandaşlar, dönekler, rant avcıları bir koro halinde iştah kabartıyorlar!

Gazetelerinde, televizyonlarında kurmaca bir geleceğin pembe tabloları üstüne hesaplar yapılıyor.

Söz konusu bölgeye arazi mafyası çoktan çöreklenmiş durumda!

Birilerinin salyaları akıyor.

Hiç kimse, Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’nin, çevrecilerin haykırdıkları gerçekleri duymak-anlamak istemiyor!

Utanmazlığın-cahilliğin-geriliğin böylesi az görülür.

Bir kez daha ‘bu ülke, bu toplum bütün bunları ne kadar hak ediyor’ diye soruyorum kendime.

Öfkem büyüyor.

Bir Taliban akla esir düşmek, tam da bu olsa gerek.

oaydinoaydin@gmail.com

26 Nisan 2011 Salı

Ohhh..


Ülke 12 Haziran seçimlerine doğru seğirterek yol alırken, sanat alanlarında bir suskunluk, bir teslimiyet, bir boyun eğme yarışı var ki sormayın!

Kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Korku desem, tam karşılığı olmayacak.

‘Biat’ ediliyor desem, çok ağır olacak.

Ama sonunda rahatlıkla söyleyebiliyorum ki bunca olay karşısında ‘gıkları çıkmayanların’ durumları vahim!

Korkuyorlar, biat ediyorlar ve böylelikle boyunlarını kırıp teslim oluyorlar.

Bunlar bu ülkenin sanatçıları.

Sayıları da üç beş değil hani, onlarcalar.

Dönüp kendime sorular soruyorum.

Zaten böyle değiller miydi, zaten hemen her dönemde ‘sağcı ile sağcı, solcu ile solcu’ olmak için ne gerekiyorsa yapmadılar mı?

12 Mart’ta, 12 Eylül’de ‘komünist’ ilan edilip cezaevlerine konan, işkence tezgâhlarından geçirilen meslektaşlarına, işlerinden atılan arkadaşlarına, yasaklanan kitaplara, filmlere, oyunlara, kapılarına kilit vurulan kültür evlerine, bombalar atılan tiyatrolara seslerini çıkaranlar kaç kişiydi?

Cezaevleri ağzına kadar onurlu insanla doldurulduğunda ‘bir midye gibi korkak ve ürkek kabuğuna çekilenler’, günü kurtarmak için suskun kalanlar kimlerdi?

Geçtim geçmişte yaşanan onca acı ve hüzün dolu insanlık katliamlarına karşı durmamalarını, yakın tarihte yaşananlara karşı sesleri kısılan kimlerdi?

Hele şu son süreç!

Ülke her şeyi ile teslim alındı.

Tarım, sağlık, eğitim, ekonomi, çalışma yaşamı, doğa, kültürel hayat kuşatıldı.

Bir güruh yaşamlarımıza el koydu, çıktı üstümüzde tepinmeye çalışıyor, yine kimseciklerin sesi çıkmıyor!

Büyükçe bir çoğunluğu 27 Mart Dünya Tiyatro Günü hiç yokmuş gibi davrandı.

Yazılan bildirilere, yapılan eylemlere gözlerini kapadılar.

Taliban Kars ilinden memlekete giriş yaptı, heykel yıkıyor bunların yürekleri bile titremiyor.

Basılmamış kitaplar yasaklanıyor, tiyatroların kapılarına kilit vuruluyor, bakan efendi çıkıp ‘Devlet Tiyatroları’nın kapatılması’ için nutuk çekiyor, bunların yine gıkı çıkmıyor.

Haklarını da yemeyelim, seslerini çıkaranların bir kısmı çok cesur!

Mesela biri çıkıp, D.T olayında, “oyuncu, hem hanımefendiden hem tüm seyirciden özür dilemeli” gibi büyük bir öngörü de bulunuyor.

Bir diğeri, olayın müsebbibi hanımefendiyi çay içmeye davet ederek “size anlatırdık meseleyi hallederdik” diyebiliyor.

Bir başkası ise, “zaten çürümüş olan Devlet Tiyatroları’nın neden kapatılması gerektiğini” sayfalar dokusu inciler dökerek sıralıyor.

Örgütlerden ortak basın açıklamaları yapılıyor, birkaç dost sözlerini daha açıktan söylemeyi yeğleyip ‘alanları ortak tutum almaya’ çağırıyor, bu beyler bütün bunları olmamış- yaşanmamış varsayıyorlar.

Görmüyorlar, duymuyorlar!

Sanal ortamlarda dedikodular dolaştırmak, ellerinde bulundurdukları siteleri aracılığı ile popüler olanı itelemek, ‘eleştiri’ adıyla yazılan onlarca işlevsiz yazıyı sayfalarına taşımak, işlerine geliyor olsa gerek.

Gerçeğin üstünü böylelikle örtme telaşı da garip!

Herhangi bir sorunun yanıtını, sayfalarca ipe-sapa gelmez lafla anlatmak da ustalık işi anlıyoruz; ama ne kadar işe yarıyor acaba?

Tiyatro dünyamıza ne katkısı var?

Yalnızca oyun tanıtımları yaparak, ‘reklam peşine düşmek’ ne kadar etik?

Bu ülke de tiyatronun sorunlarına, tiyatro sanatçısının-emekçisinin yaşamına dokunan, tiyatro seyircisinin getirildiği noktaya işaret eden kaç yazı yayımlanıyor?

Alanın başını kaldırmasını istemeyen kaç ‘korkak’ aramızda dolaşıyor?

Bu ülke bütün bu olanları ne kadar hak ediyor diye soruyorum kendime.

Söyleyeceklerim, önce bir küfür gelip boğazımda tıkanıyor sonra özgür bırakıyorum nefesimi ve avazım çıktığınca bağırıyorum.

“Onurlu insan biat etmez-teslim olmaz-boyun eğmez-korkmaz-ürkmez-çekinmez-aklını teslim etmez.”

Sonra derin bir ohhh çekip rahatlıyorum.


oaydinoaydin@gmail.com

28 Şubat 2011 Pazartesi

Çalım…

Korku yürekleri kuşatınca, suskunluk erdem olmaya başladı.

Toplumca susuyor, olanları siyah-beyaz bir film gibi izliyor, işin içinden sıyrılıp çıkacak güçle olan bağlarımız olmayınca da kendimize bile çalım atıyoruz.

Bu günler hayata çalım atma günleri olsa gerek!

Böylelikle kurtulmuş oluyoruz üstümüze taşan dertten-tasadan ve böylelikle rahatlıyor-huzura eriyoruz!

Yaşamlarımızdaki her sorun, anlık sürelerle gündemimize geliyor ve geldiği gibi ötelenip gidiyor.

Ama bunu sanatla yapmaya kalkınca, ‘kıvırıp-bükmek’ zorunda kalıyorsunuz.

Şiir yazayım dersiniz sözcük uyduramazsınız, resim yapayım dersiniz boya kusar, öykü yazayım dersiniz kurgu şaşar, film çekeyim dersiniz elinizde kalır, heykel yontayım dersiniz taş küser, dans dersiniz adımlarınız karışır, müzik dersiniz gırtlağınız kurur, tiyatro dersiniz nefesiniz tıkanır.

Sözün kısası, söyleyecek sözünüz yoksa aklınız büzüşüp kalakalıyor!

Ülkedeki sanat alanlarının tıkanıklığı, üretimlerindeki yavanlığı, sıradanlığı, örgütsüzlüğü için onlarca neden varsa, ilki bu olsa gerek.

Kendi aklımızın esir edilmesini sineye çekmiş durumdayız!

Buradan çıkışın elbet onlarca yolu var.

Ancak aklını ortaklaştırmamış hangi birey güçlü olabilir, tek başına hangi birey, hem kendinde hem toplumda oluşan korkuyu delip geçebilir?

“Ucube” tartışmasında yaşananlar en canlı örnekleme olsa gerek.

Uluslararası saygınlığı olan bir yaratıcının anıt çalışması üzerine yapılan hakaret ve saldırılar ortada tüm çıplaklığıyla dururken, sanat alanlarından toplu bir karşı çıkışın örgütlenmemiş olması ve işin yargıya havale edilerek çözüm beklentisinin oluşturulması başkaca nasıl açıklanabilir?

“Sözümüzü söyledik gerisi sistemin işi bekleyip göreceğiz’ deyip köşelerimize çekilecek miyiz yoksa bu gerici kalkışmaya birlikte yanıt oluşturmak için, korku duvarını delip geçecek miyiz?

İlkinde, bir ‘hayır’ olmadığı ortada.

Adamlar dediklerini yapma konusunda kararlı bir irade gösteriyorlar.

Birlikte izliyoruz.

Kurullar toplanıyor, belediye meclislerinde oylanıp kararlar alıyor ve padişah buyruğunu yerine getirmek için kılıflar dikiliyor, anıtın kesilip-parçalanmasından dem vuruluyor.

O çok güvenilen ‘adalet’ içinse gülüp geçiyorum!

Hangi adalet, kimin adaleti, ya da daha açık soralım hangi yargı, kimin yargısı?

Adam ferman vermiş, görmüyor muyuz?

İkincisinde ise bu ülkenin tüm alanları için ‘hayır’ var.

Birileri bu memlekette at oynatmanın o kadar da kolay olmadığını anlamalı.

Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği’nin geçtiğimiz hafta bu mesele üstüne yaptığı panelin sonunda söylediklerimi burada tekrar etmek istiyorum.

“Korkunun hiç kimseye faydası yok. Gerçekleri hayatlarımızdan ötelemek önce kendimize çalım atmaktır. Boyun eğmeyen insan korkmayan insandır; gelin boyun eğmediğimizi gösterelim, Kars’a gidelim ve anıta sahip çıktığımızı tüm dünyaya duyuralım.”

Panel katılımcıları içindeki Fazıl Say’ın “Bu gerici kalkışmaya karşı bir yanıt oluşturmak sanatın ve sanatçının görevidir. Bunun için buradayım” demesi de korku duvarının bezden bir perde olmaktan öte olmadığının asıl göstergesi olsa gerek.

İşaret edilen bu siyah perde yırtılmayı, parçalanıp yok edilmeyi bekliyor.

Biz ise yalnızca konuşuyor, sözü eyleme dönüştürmekten kendimizi öteliyor, söylediklerimize birlikte çalım atıyoruz.

oaydinoaydin@gmail.com

21 Şubat 2011 Pazartesi

Boyun eğmeyen…

Bugünlerde, dünde kalmış oyun şarkıları düşmüyor dilimden.

TV ve gazete haberlerini görüp, yaşanan hayat işkenceye döndükçe bir ıslıktır çoğalıyor sesim.

12 Mart ve 12 Eylül süreçlerindeki gözaltılar-tutuklamalar ve katliamlarda da benzer şarkılar yapışmıştı dilime.

Gün gibi anımsıyorum, o zamanlar bu şarkılar meydanlarda da söylenirdi.

Tiyatro oyunları için yapılmış şarkıların, emekçilerin-devrimcilerin diline dolanması şimdilerde olası değil.

Ne sahnelerimizde o tür oyunlar var nede o oyunlara sahip çıkanlar ortada!

Bertolt Brecht’in Gorki’den oyunlaştırdığı ANA oyunundan söz ediyorum.

Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kapısının önünde başlayan kuyrukların uzayıp gittiği yıllar, o şarkılar gibi tarih oldular.

Tiyatro gişesinin iki emektarı Tekin Ağabeyle Esma Ablamın kulakları çınlasın. Aylık biletler çıktığının haftasına tükenir, ek seanslar konurdu.

Oyuncu arkadaşlarım repo gününü iple çekerlerdi.

Pazartesi dışında her gün sahnedesiniz. Çarşamba matine-suare, Cumartesi de öyle. Hele birde Çocuk oyununda da oynuyorsanız yandı keten helva.

Dışarıda hayat cıvıl cıvıl.

Üniversiteler ayakta, işçiler grevde-direnişte, kentlerden eşitlik-özgürlük ve barış için kavga sesleri yükseliyor.

Anadolu bin bir çiçekli bir meydan. Halaya durmuş, işçi-köylü-gençlik.

Her gün gözaltılar, işkence haberleri, yasaklamalar, sansürler, gazeteci tutuklamalar, yazarları-çizerleri cezaevlerine atmalar, mahkemeleşmeler, adı ‘faşist’e çıkmış savcılar-yargıçlar, faili belli cinayetler, sokak ortasında eli silahlı caniler.

Tank paletleri ezan sesleri ile sokakları kuşatmış.

“Frukolar” adım başı arama-tarama yapıyor, keyfi gözaltılar, işkence ve katliam haberleri gazetelerin birinci sayfalarını donatıyor.

Bizim dilimizde ise hep aynı şarkı çoğalıyordu.
“Gardiyanları ve yargıçları ve savcıları
hepsi halka karşıdır.
Kanunları, yönetmelikleri, bütün kararları
hepsi halka karşıdır.
Dergileri, gazeteleri, bütün yayınları
hepsi halka karşıdır.

Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak,
durduramayacaklar halkın coşkun akan selini

Panzerleri, kelepçeleri, bütün silahları
hepsi halka karşıdır.
Zindanları, tutukevleri, işkence evleri
hepsi halka karşıdır.
Borsaları ve şirketleri ve iktidarları
hepsi halka karşıdır.

Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak,
durduramayacaklar halkın coşkun akan selini.”
Tıpkı AST sahnesinde kapalı gişe oynayan ANA oyununda söylendiği gibi başlar dik, beden isyanda ve yatağına sığmayan deli bir ırmak gibi coşkun.
Sarper Özhan bestesi bu şarkıyı, kaç insanımız anımsıyor şimdi?
Hayatı umuda dönüştürmek için gerçeklerin en yüksek sesle haykırılmasına gereksinme duyan ve zorbalığa, gericiliğe, faşizme direnecek kaç insanımız var şimdi?
Kaç insanımız onuru için kavgaya hazır?
Kaç insanımız işi-aşı-geleceği ve ülkesi için direniyor?
Kaç insanımız var teslim alınamamış?
Kaç insanımız var boyun eğmeyecek olan?
oaydinoaydin@gmail.com

14 Şubat 2011 Pazartesi

Torbacı…

Haydi, gözümüz aydın.

Torbaydı çuvaldı derken, artık ‘nur topu gibi’ yeni yasalarımız var.

Tüm toplum olarak tepe tepe kullanacağız!

Çalışma yaşamımızı alt-üst edecek düzenlemelerin getirileri üstüne yazılanlar, alanlarda söylenenler AKP’nin umurunda olmadı.

Emek örgütlerinin haklı taleplerinin önü, panzerlerle, coplarla, tazyikli sularla, biber gazları ile olabilecek en düşmanca biçimde kesildi.

Zaten sendikal örgütlenmelerden DİSK ve KESK dışında diğer yapılardan ses çıkmadı.

TÜRK-İŞ kendi tarihinin en teslimiyetçi günlerini yaşıyor.

HAK-İŞ denen AKP sendikacılığı ise neredeyse zil takıp oynayacak!

Bu tarihi utanmazlığın gün gelir hesabı sorulur mu?

Söz konusu yandaş sendikaların bünyelerinde yer alan işçilerin sus-pus olmalarının nedeni bir çıkar ummaktan mı ibarettir, yoksa ‘padişah’ korkusuna esir mi düşülmüştür? Bunu birlikte göreceğiz.

Yasa mecliste görüşülürken, alanlara çıkan insanlığın sanatçılar tarafından yalnız bırakılması ise asıl sorundur.

KESK üyesi Kültür Sanat Emekçileri Sendikası ile DİSK üyesi Sinema Emekçileri Sendikası dışında hiçbir sanat örgütünden tek ses çıkmamıştır!

Bu durum, ‘sanat alanlarının haksızlıklara, faşist dayatmalara karşı direnme geleneği yok’ deyip geçiştirilecek bir mesele olmaktan ötedir.

Ülke sanat alanları, aklını yitirme boyutuna varan bir seviyede suskunlaştırılmış-teslim alınmış ve yalnızlaştırılarak, bir kaos ortamına itelenmişse, burada sanatçıların sorumluluğunun olmadığını savlamak saf dillik olur.

Bunda Dolmabahçe tıkınmalarında bağdaş kuranların, ellerine mikrofon-ekran olanağı geçtiğinde ‘padişah efendiye’ övgü dizenlerin, AKP uygulamalarına saygı-sevgi-hürmet arz edenlerin payı, sanıldığından da büyüktür.

Evet, yinelemek gerekiyor. ‘Bir kısım sanat adamının’ aklı sistem tarafından devşirilmiş durumdadır.

Tiyatro-sinema-resim-müzik ve yazın dünyası içinden onlarca isim, cemaat kapılarında el açmış ve secdeye varmak için fetva bekler olmuşlar.

Bu isimleri tek tek deşifre edip, ’kula kulluk etmenin’ onursuzluğu üstüne ahkâm kesmek niyetinde değilim, ancak gerçek ortadadır.

AKP sanat alanlarında yapmak istediğini yapmış yarılmayı gerçekleştirmiştir!

Arkadaşlarım ‘paranın gözü kör olsun’ diyorlar, bense ‘cahilliğin iki gözü de aksın’ diyorum.

Bu bahis açılınca, geçmiş düşüyor aklıma.

Önce 68 baharındaki bağımsızlık tutkusunun sanat alanlarınca sevinçle kucaklanması, sonra 77-78’li yılların eşitlik ve özgürlük çağrısına uzatılan eller.

Sanat tüm alanlarıyla emekçilerin, çalışanların, işsizlerin, yoksulların, işsizlerin koluna girmiş-saf olmuş, ülke onuru için kavgaya atılmış; grevlerde, alanlarda, gençlik eylemlerinde halkının yanında yer almayı bir görev saymıştı.

Sahnelerde üretilen oyunlar, sinemada çekilen filmler, yapılan resimler, bestelenen şarkılar, yazılan romanlar-öyküler-şiirler aynı ırmağın içinde birlikte akmayı becerebildiler.

Sistem, her iki dönemde de tüm baskılara-gözaltılara-işkencelere karşın, sanatı ve sanatçıyı devşirmeyi bu denli becerememişti.

Şimdiki kadar kolay aldatılıp suskunlaştırılan bir süreç, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbeleri dönemlerinde de yaşanmadı.

Yasaklanan oyunlar, kapılarına kilit vurulan tiyatrolar, sansürlenen-yakılan filimler, basılan kültür merkezleri, yasaklanan kitaplar, hapislere atılan sanatçılara rağmen, tüm alanlar direnmenin erdemini birlikte yaşadılar.

Ya şimdi.

Ellerimizde yükseltmemiz gereken örgütlerimizin bile, altını oymaya çabalıyoruz!

Uyduruk birkaç kara akla, ‘çıkar hesapları yaparak’ kendi geleceğimizi karartıyoruz.

Sanat alanlarının içinde elini kolunu sallayarak dolaşan ve her önüne gelene globalleşme aklını satmaya çabalayan liberallere karşın, gerçekliğimizi görmezlikten gelmek, cehaletimizin sonucu değil ise nedir?

Şu ‘torba yasa’ denen çuval başımıza geçirilmek üzereyken, AKP’ye karşı direnen emekçilerin yanında olmamak, içimizdeki gerici-liberal ittifakının başarısı olsa gerek!

Dünya işçi ve emek örgütleri ile bu örgütlere üye sanat örgütleri bizler için ayağa kalkıp, AKP ve yandaşlarına, “çalışma yasalarını İLO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmesine uyumlu hale getirin” çağrısını yaparken bile suskun kalmış olmanın, başkaca tanımlaması olmasa gerek.

DİSK tarafından paylaşılan ve ülkemiz işçileri-emekçileri ile dayanışma içinde olduklarını belirterek AKP hükümetini uyaran ülkelerin içinde, Cezayir, Arjantin, Avustralya, Bahamalar, Avusturya, Barbados, Belarus, Hong Kong, Belçika, Bosna Hersek, Botswana, Brezilya, Bulgaristan, Kamerun, Kanada, Şili, Kongo, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, İspanya, Etiyopya, Malezya, Finlandiya, İsveç, İsviçre, Malta, Fransa, Almanya, Gana, Yunanistan, Guyana, İzlanda, Macaristan, Endonezya, İran, Irak, İrlanda, İsrail, İtalya, Japonya, Kazakistan, Kore, Lübnan, Lüksemburg, Meksika, Nepal, Hollanda, Yeni Zelanda, Nijerya, Norveç, Umman, Pakistan, Peru, Filipinler, Polonya, Portekiz, Rusya, Sırbistan, Slovenya, Güney Afrika Cumhuriyeti, İspanya, Sri Lanka, İsveç, İsviçre, Tayvan, Trinidad Tobago, İngiltere, ABD, Uganda, Ukrayna, Uruguay var.

DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün’ün “Haritada yerini bile bilmediğimiz ülkelerden destek gelmesi ne kadar sevindiriciyse, kendi ülkemizin uluslararası sözleşmeler karşısında sağır ve dilsiz kalması da o kadar üzücüdür” açıklaması, kimin aklını başına devşirir dersiniz?

Ne diyelim, bir torbacıya esir düşmek tam da bu olsa gerek.

oaydinoaydin@gmail.com

7 Şubat 2011 Pazartesi

Susun, sakın konuşmayın sakın…

“Cahil cesareti” denilen sıradanlık, akıl almaz işlere imza atmaya başladı.

“Ucube” tartışmasıyla başlayıp gelinen nokta, artık tüm tarafların kılıçlarını çektiği bir zeminde restleşmeye kadar vardırıldı.

Etik-hukuk ayaklar altına alınıyor.

Padişah’ın buyruğu bir an önce yerine getirilsin diye yenilmedik halt kalmadı!

Kars belediye meclisi, AKP-MHP ittifakının oy çokluğu ile anıtı ‘keserek yıkma’ kararı aldı.

Kültür Bakanı’nın minderden kaçıp af dileyişi ise, hayli zaman oluyor!

Anıtın yaratıcısı Mehmet Aksoy’un ve sanat alanlarından onlarca insanın söylediklerinin hiçbir değeri olmadığı anlaşılıyor.

Dolmabahçe tıkınmalarında ‘sanatçıyı’ karşısına dizip, “bizim için sizlerin söyleyecekleri önemlidir” diyen Padişah, hayata kulağını tıkayarak aklına geleni yapmakta ve inatlaşmayı sonuna kadar sürdürmekte kararlı görülüyor.

Çok biliyor!

Çok biliyorlar.

Ekranlar en büyük silahları, yazılı basın da öyle, radyoları da öyle.

Gün 24 saat sanat, sanatçı düşmanlığı yapıyorlar.

Tüm yandaşların, ırkçı-dinci tecavüzcülerin ve tecavüzcü sevicilerin Defne Joy Foster’ın arkasından yazdıkları, söyledikleri insan olanı utandırır!

Şu Hıncal Uluç denen zat, her konuda ahkâm kesen bir kapı kulu olduğundan beri insanlıktan da vazgeçti.

Beyefendi de utanma-arlanma yok.

Elindeki kalemden kan damlıyor!

AKM konusunda nasıl kırk takla atıp “yıkılmalı” diyerek Padişah’a övgüler dizdi ise, “yeni İstanbul” yalanına dört elle sarılıp “vallaha kardeşim ben de şaşırdım” deyip çürük kabak gibi gülücükler saçtıysa, Defne için de aynı sıradanlığı kustu.

Bu efendi için yazılanları okuduğumda, “su testisi” akla sahip olanın bizzat kendisi olduğu gerçeğinin ortaya çıkmasına, hiç şaşırmadım!

Defne üstünden çağdaş insan yaşamına dil uzatıp, bunu ‘laik’ düşünce ile ilişkilendiren dinci yobazların adlarını anmaya bile değmez.

Ya ‘Kütahyalı’ denen şakşakçıya ne demeli?

Müjdat Gezen; Türkiye Tiyatrosuna 50 yılını vermiş, sonsuz sayıda üretime imza atmış, yüzlerce tiyatro insanı yetiştirmiş, düşünceleri uğruna hapislere atılmış, erdemli bir sanat adamı gibi gördüğü gerçekleri söylemekten hiç geri durmamış, saygın bir yaratıcıdır.

Arena programında, “AKP bence az oy aldı, Aziz Nesin’e göre %60 oy almalıydı” dedi.

Vay sen misin bunu diyen, AKP ve işbirlikçileri ayağa kalktılar.

Arsızlığın, utanmazlığın en büyüğünü ‘Kütahyalı’ denen yardakçı yaptı.

Canlı yayında ‘Sen kimsin Müjdat’ diye bağırıyor!

Bir faşist’in kendi kimliğini gizleyerek, bir başkasına ‘faşist’ diye seslenme becerisi de bu ırkçıya ait.

Aynı gece Müjdat Gezen ölüm tehditlerine, küfürlere, hakaretlere varan telefonlar, iletiler almaya başlıyor.

Provokatörler işlerini başarmışa benziyor ki, AKP li çapulcu sürüsü, Müjdat hocaya ait okulu basmaya, cam-çerçeve indirmeye yelteniyorlar.

Bütün bunlar, birileri tarafından da “aman mesele daha fazla büyümesin” deyip hayatımızdan ötelenmeye çalışılıyor!

Korkuluyor.

Cahil cesaretinden korkuluyor.

İnsanlarımız hedef gösteriliyor, canlarına kasta varan saldırılar düzenleniyor sanat alanlarından ses yok.

Eh yani bu kadarına da pes be hanımlar beyler.

“Aman etliye sütlüye bulaşmayalım-Bize dokunmayan yılan bin yaşasın-Şimdilik işimiz iş” deniliyor.

Utanma eşiğini çoktan aşmışız bu belli, ama korkak tavşanlar gibi yokuş aşağı kaçarak, bir çalı dibine sinip susacak mısın?

Evet susacaksın.

Elinde sopalar-taşlar, ağızlarında bin küfürle bir sanat okulunun kapısına dayanan dinci kalkışmacılara, Padişah “ucube” dedi diye bir anıt yıkılmak üzereyken olup-bitene ve insanlarımızın özgür yaşamlarına dil uzatıldığında, sustuğuna-göz yumduğuna göre, susacaksın.

Ne diyelim, kaç-sin-pus ve sus, susabildiğin kadar sus, aman ha konuşma!

Müjdat Gezen gibi, ülkesi ve ülkesinin geleceği için konuşanlar, düşüncelerini korkmadan söyleyenler var nasıl olsa.

“Size başbakan sofrasında yemek yiyip "haklısınız efendim" diyen sanatçılar mı lazım? Ben onlardan değilim.

Size popo yalayıcı, suya sabuna dokunmayan "siz bilirsiniz efendim" diyen sanatçılar mı lazım? Ben onlardan değilim.

Size korkak ürkek "aman parama dokunmayın" diyen sanatçılar mı lazım? Ben o değilim.

Size muhalefet etmeyen, el etek öpen, "padişahım çok yaşa" diyen sanatçılar mı lazım? O ben değilim.

Ben, kendini bildi bileli fikirlerini açıkça söylemekten korkmayan, dümdüz biriyim.

Yaptıklarımı, söylediklerimi herkesin beğenmesini istemem.

Neden bir hırsız, bir üçkâğıtçı, bir yağcı, bir sahtekâr benim yaptıklarımı beğenecekmiş?

Herkesi mutlu etmek gibi bir niyetim hiç olmadı. Söylediklerimden mutlu olmayanlar dönüp kendilerine bakacaklar. "Bu adam ne dedi de biz kızdık?" diyecekler.”

oaydinoaydin@gmail.com

30 Ocak 2011 Pazar

İsyan et…


“Komşuda pişer bize de düşer mi?” diye soruyorum dostlara.

Kahkahalarla gülüyorlar.

‘Düşmez hocam, bizimkiler yalanla beslenmeye alıştırıldılar’

Sonra Hollanda üstünden bir ileti düşüyor sayfama.

“Mısır ve Tunus’ta sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, üniversitelerden hocalar halkla beraber sokakta eylemdeler.”

“Kahire’de 6 Nisan Öğrenci Hareketi’nin çağrısına ilk uyanlar müzisyenler ve oyuncular oldular. ‘İsyan et ‘ diye bağıranların ön saflarında tiyatro oyuncuları var.”

Birden kış ortasında çiçeğe durmuş kiraz ağacı gibi oluyorum.

‘Orada olmalı’.

“Her iki ülkede de olayların başladığı ilk günlerde hükümet tüm muhalifleri tutukladı. Bunların arasında sendika liderleri, baro başkanları, sanatçılar ve aydınlar çoğunlukta.”

“Yaralı insanların büyükçe bölümü, devlet hastanelerine değil, birer revir gibi çalışan tiyatro salonlarına gitmeyi seçiyorlar”.

Mısır Tiyatrosu’nu düşünüyorum.

Kaç sahneleri vardır, hangi oyunları sahneliyorlar, izlenme oranları nelerdir?

Küçük bir araştırmayla aklım yenileniyor.

Tiyatro yasasını 1847’de çıkaran ve ulusal tiyatroların temellerini atan bir toplumla yüz yüze gelince, beyaz bir duvara çarpmamak elde değil!

Dünüyle bugünüyle Mısır tiyatrosu, toplumsal tüm farklılıkları gözeterek, çağdaşlığın, dönüşmenin ve aydınlanmanın ulusal ve evrensel tüm örneklerini taşımış sahnelerine.

İşsizlerin, gençlerin, çalışanların, emeklilerin, kara örtü altına sokulan kadınların sorunlarını tartıştıran oyunlar üretilmiş ve başta Fransız tiyatrosu olmak üzere, dünya tiyatrosunun izini sürmeye çabalamışlar.

Yakub Sanuh, Alfred Faraj, Fatih Neşati, Ardaş Saad gibi tiyatro adamları düşlerini gerçekleştirmiş ve Mısır Tiyatrosunun temel taşları olarak anılmaya hak kazanmışlar.

Ülkenin toplumsal mücadele tarihine bakıldığında Mısırlı sanatçılar da bizdekiler kadar horlanmış, dışlanmış, hapislere atılmış, işkencelerden geçirilmiş ve bugünlerde olduğu gibi ‘düşman’ ilan edilmişler.

Meslektaşlarımız, sistemin sanat alanlarına dayattığı baskılara karşı halkla birlikte direnmişler, örgütlerini oluşturmuş, sendikalarını kurmuş, uluslararası dayanışmalarını yükseltmişler.

Kahire Uluslararası Deneysel Tiyatro Festivali 21 yaşına girmiş.

Son 21 yılda Mısır Tiyatrosunun aldığı yol, Avrupalı birçok tiyatro adamını şaşkına çevirmiş durumda.

”Deneysel tiyatro, artık Kahire merkezlidir” diyor Dario Fo.
2005 yılına dönüyorum.
Mısır'ın güneyindeki Beni Suef kentinde meydana gelen tiyatro yangınına geç müdahale eden itfaiyeyi ve önce başvuru yapıldığı halde ilgisiz davranan Mısır İçişleri Bakanlığı'nı oyuncular-yazarlar-yönetmenler birlikte protesto etmişlerdi.
Kahire Gazeteciler Sendikası önünde toplanarak, İçişleri Bakanı Habib Adli'yi suçlayıp hükümet aleyhine slogan atanlar, “Ölen 32 kişinin katili devlettir” diye haykırmışlardı.
Bu gün aynı sanatçılar aynı meydanlarda ‘isyan et’ diye bağırıyorlar.
“İsyan et ki onurumuzu birlikte kurtaralım.”
“İsyan et ki ekmek ve gül özgür olsun.”
“İsyan et ki namussuzluk susturulsun.”
“İsyan et ki ülke kurtulsun”
“İsyan et ki hırsızlık ve yolsuzluk son bulsun”
“İsyan et ki açlık ve yoksulluk Nil’e karışsın”
Bizim ülkemizdeki sanatçılara ne kadar da benziyorlar değil mi?
‘Komşuda pişer bize de düşer mi?’ diye soruyorum yeniden.
“Düşmez hocam, bizimkilerin çoğu AKP’nin sarnıcına su taşıyorlar.”
İçimde çiçeğe duran kiraz ağacına el sürüp, yineliyorum Mısırlı meslektaşlarımın başkaldıran sözünü.
İsyan et!
oaydinoaydin@gmail.com